Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3 ... 26
|
|
1
|
Donanım / Hardware / Programlar / Network, İnternet ve Güvenlik / IP Adresleriniz ve Hakkinizda acilabilecek yasal davalar
|
: Mayıs 04, 2008, 04:46:47 ÖÖ
|
kendisine belirli bir sekilde hakaret edilen kullanicilar malesef nadir de olsa denk geliyor, bu kullanicilara yasal olarak alabilecekleri tedbirleri anlatmak istiyorum. Bazı Forumlarda yazi yazdiginizda, girip islem yaptiginizda, veritabanlarında herkesin hangi saatte hangi IP adresi ile baglantiya gectigine dair log adi verilen dosyalari bulunmaktadir. Internette görünen IP adresini ttnet ya da hangi firma ile baglaniyorsaniz, onlar verir, bu adres her internete baglandiginda degisebilmesine ragmen ttnet gibi provider larin bu adreslerin hangi zaman diliminde hangi bilgisayara ait olduguna dair ellerinde verileri vardir (bu verileri saklamalari mecburdur), ttnet bu bilgileri sadece savciliga verebilmesine karsin, istenildiginde resmi makamlara sundmak da zorundadir.... Bazi arkadaslar "ben routerla IP adresimi degistiriyorum" sanip korunduklarini düsünüyorlardir, bu router ile degisen adres internet icin gecerli olan degil, ÖZEL IP adresi dedigimiz network icerisinde gecerli olan IP adresidir, Internet üzerinde görünen IP adresi ile alakasi yoktur. Yani bir hakaret durumunda savciliga gidilebilir, IP verileri Forum Yoneticilerinden istenilebilir ve bu IP verileri savcilik tarafindan BELIRLI BIR KISIYE ait olarak ispatlanabilir ve hakaret nedeni ile yasal islemlerin ucretlerini de hakaret eden kisi ödeyecegine göre, gercekten savciliga gitmeye deger....Dikkatli olunuz diye bosuna demiyorum 
|
|
|
|
|
2
|
Google - Yahoo - MSN / Google Pagerank / Arama Motorlarında Nasıl İlk Sıralarda Olursunuz ?
|
: Mayıs 04, 2008, 04:29:40 ÖÖ
|
Arama motorlarında yükselmek için bilmemiz gereken bir kaç önemli nokta vardır. Sitenizin mutlaka standartlara uygun olmalı gerekmektedir. Örneğin sitenizde kodlama kısmında çok gereksiz tablolar açılmış kapatılmamıştır. Siteniz browserlarda düzgün açılabilir ancak browserlar hataları düzeltip ekrana basmak için vakit kayıp ederler yada sayfanız çok resim vardır geç açılır bunlar hep olumsuz puan getirir sitenize. Sitenizi buradan test edin sıfır kodlama hatalı hale getirmenizde fayda vardır. Arama motorlarında şu mantık vardır. Aynı içerikli binlerce sayfa vardır. Hangisinin üste çıkacağına şöyle karar verirler. Domain etkeni. Normal şartlar altında domain ile site içeriği uyumludur. Örneğin winamp programını indireceksiniz. Aklınıza ilk gelen adres winamp.com olur. Arama motorlarında da bu mantık vardır doğal olarak. Aranan kelime ile domain ilişkisine bakılır. Örneğin "mp3" kelimesinde üste çıkmak istiyorsanız. mp3.com domain adını almanız gerek. Eğer mp3.com dolu ise ki bu vakitten sonra güzel domain bulmak zor biraz. Alternatif domainleri deneyin. mp3.cc mp3.ws gibi. Linklerin Gorulmesine izin VerilmiyorLinki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris Yap gibi bir domain muzikkutusu.com gibi bir domainden her zaman daha şanslıdır çünkü aranan kelime domain içinde geçiyor. Çok fazla (-) tire işaretli domainler spam kategorisi domainler olarak sayılıyor buna da dikkat edin. Örneğin, üst sıralara çıkmak için bedava-polifonik-cep-melodi-nokia.com gibi bir domain almak dangalaklıktan başka bir şey değildir. Bu domain asla üste çıkamaz. Hile için alındığını Google tabii ki biliyor. Böyle olmasaydı ortalık bu domainlerden geçilmezdi sıralamalarda.Yapılan anket ve arama istatistiklerinden çıkan sonuçlara göre, insanların €'i bir arama sorgusunda iki kelimeden daha fazla kelime aramıyor. Yani insanlar " melodi" yada "cep melodi" diye aratınca bulunan sonuçlardan memnunlar ki "nokia cep melodi" gibi 3 kelimelik arama yapmıyorlar. En azından € i aramıyor. Linklerin Gorulmesine izin VerilmiyorLinki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris Yap sitesi en şanslıdır. http:// polifonik-melodi.com gibi bir domainde Linklerin Gorulmesine izin VerilmiyorLinki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris Yap domainden daha şanslıdır. Domain adı ne kadar kısa ise o kadar şanslıdır. Yapılan bir "link" kelimesi aramasında, linkler.com domaini, linksiteleri.com domaininde daha şanslıdır. Şansınızı artırmak için gidip linkX.com gibi bir domain alırsanız, linkler.com sitesinden daha şanslı bir konuma gelirsiniz arama motorlarında... Eğer aranan kelime ile ilgili bir domain yoksa arama motoru veritabanında , o zaman subdomain dikkate alınıyor sıralama için. Linklerin Gorulmesine izin VerilmiyorLinki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris Yap gibi. Tüm bu kriterlerden sonra hala bir sürü site varsa veritabanında ki var olur hep, üste çıkmak için bir sürü site subdomain oluşturmuştur. Şunlara bakıyor Google : 1-Hangi sayfanın unique içeriği varsa yani çalıntı yada kopya bir içerik olmayacak. Google arama motorunun temel amacı, insanlığa faydalı siteleri üste çıkartmaktır. Mesela, NTV haber portalındaki teknoji haberlerini alıp kendi sitenizde yayınlarsanız üste çıkma şansınız çok zordur çünkü aynı şeyi yapan onlarca belki de yüzlerce site vardır. Hepsi avucunu yalar, NTV en üste çıkar. Google veritabanında var olan daha önce indexlenmiş olan bir içeriği, ısıtıp ısıtıp tekrar sunarsanız, yani çalıntı bir site yada aynı içerikli başka bir site yaparsanız, Google sitenize prim vermez üst sıralara çıkamazsınız. Tablo yapısını yada renklerini değiştirseniz bile üste sıralara çıkamazsınız. Google zaten tablo yapılarını falan görmezden geliyor.Yapmanız gereken şey yazılan makaleyi unique içerik haline getirmektir. Kendi yorumlarınızı da ekleyip, makaleyi değiştirirseniz kendi unique içeriğinizi oluşturursanız çok rahat çıkarsınız üst sıralara ve NTV ile kapışırsınız 2-Hangi sayfa hızlı açılıyorsa 3-Hangi sayfada kodlama hatası yoksa 4-Hangi sayfanın title kısmında yazan kelimeler ile içerikteki kelimeler aynı ise. (meta tag kısmı değil keyword ve description değil yani) 5-Hangi sayfa standartlara uygunsa, (standartlara uygun siteler varken hile yapan siteler üste çıkmaz, hile ile sıralamayı değiştirmeye çalışan siteler kısa süre sonra aşağılara çekilir yada banlanır. gizli kelime döşeyenler, cloak yapanlar vs) 6-Hangi sayfanın PageRank değeri yüksekse o site üste çıkar. Özellikle Google bütün sitelere eşit mesafededir.Herkes yarışa eşit koşullarda giriyor. Kimseye torpil yapmaz. PageRank değeriniz sıfır olsa bile aramalarda ilk sayfada çıkabilirsiniz. PageRank sıralamayı belirleyen kriterlerden sadece biri. Mesela e-kart siteniz vardır yada sayfanız. Aramalarda hiç çıkmaya bilirsiniz. Arama yaparsanız şu an için "e-kart" kelimesinde Linklerin Gorulmesine izin VerilmiyorLinki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris Yap ilk sayfalıdakilerin hep büyük siteler olduğunu görürsünüz (1-Superonline 2-Ekolay 3-Mynet...) ve aklınıza doğal olarak torpilliler diye gelebilir oysa asıl sebep şu, bir çok küçük site "e-kart" linkini bu sitelere vermiştir bilerek yada bilmeyerek. Özellikle yeni açılan siteler koyacak bir şey bulamaz ve linklerini hep bu sitelere verir Dolayısıyla bu sitelerin PageRank değerleri yükseliyor ve üste çıkıyor. Eğer sizde yeterinde çok link alırsanız sizde 1.olabilirsiniz. Yeterince link içinde, iyi içerik ilk şart. Google programcılarının temel amacı, insanlığa faydalı içerik sunan siteleri üste çıkartmaktır. Sağdan soldan çalıntı içeriklerle, bir kaç günde oluşturulan sitelerin, çok fazla üste çıkma şansıda yoktur. Çalıntı yapılan sitenin içeriği, Google veritabanında zaten kayıtlıdır ve belli bir sıralamada yerini almıştır. Eğer, o siteyi çalarsanız, Google sizin çalıntı yaptığınızı anlıyor ve sizin sitenize prim vermiyor. İstediğiniz kadar renkleri, tablo yapılarını değiştirin, zaten Google tabloları görmezden geliyor. Sitenin içindeki saf cümle yapılarını kontrol ediyor. Unique içerikli (daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir sayfa, kendi yazınız, makaleniz, şiiriniz gibi) siteler yada sayfalar her zaman üste çıkıyor. Ne kadar çok unique içeriğiniz olursa Google sitenize o kadar değer verir. Örnekte vereyim: Meta tag Seo konulu makalemizi, Google dünya sıralamasında 4.yapmış. Türkçe aramalarda da birinci yapmış. PageRank değeri sıfır olmasına rağmen sayfanın "Meta tag seo" araması sonuçları, PageRank değeri 6-7 olan bir çok yabancı makaleyi geçmiş... Karşılıksız alınan linkler, PageRank için daha büyük artı sonuçlar doğurur, bunu da unutmamak gerek. Başkaları, sizi taktir etsin sitenize link versin... Eğer bir anda çok fazla site ile link değişimi yaparsanız, Google para ile link satın alıp, PageRank dengesini bozmaya çalıştığınız için sizi cezalandırır. Bu cezanın teknik adı da "Google Bomb". PageRank 5-6 olmayı beklerken, Google PageRank™ değeriniz 2-3 olabilir Google Bomb yüzünden. Karşılıksız link almaya çalışmak, en etkili PageRank kazanma yoludur. Bunun içinde sitenizin içeriğinin iyi olması gerek, başka insanların sizi taktir edip, link vermesi gerek...
|
|
|
|
|
5
|
FORUM / Forum İstek Öneri / Foruma Hangi Bölümler Açılsın ? (Önerilerinizi Bekliyoruz)
|
: Ocak 19, 2008, 03:08:39 ÖÖ
|
|
Degerli Üyelerimiz Fikirlenizi Bizlerle Paylasırsanız Memnun Oluruz
Degindiiniz Fikirler Yönetim Tarafından Degerlendirilip Cevabınız Verilecektir
Şimdiden Teşekkurler..
Not : Her Yeni Fİkir Ve Dusuncelerinizi Forum İstek Ve Öneri Baslıklı Sayfamızda yeni Konu Acarak belirtiniz Lutfen
|
|
|
|
|
6
|
Genel Kültür / TATbim Ödev Arşivi / GAP Nedir ? ( Harita Resimli )
|
: Ocak 19, 2008, 03:01:34 ÖÖ
|
GAP NEDİR Temel hedefi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi halkının gelir düzeyi ve hayat standardını yükselterek, bu bölge ile diğer bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak, kırsal alandaki verimliliği ve istihdam imkanlarını artırarak, sosyal istikrar, ekonomik büyüme gibi milli kalkınma hedeflerine katkıda bulunmak olan Linklerin Gorulmesine izin Verilmiyor Linki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris YapGAP çok sektörlü, entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı ile ele alınan bir bölgesel kalkınma projesidir. Proje alanı Fırat ve Dicle havzaları ile yukarı Mezopotamya ovalarında yer alan 9 ili kapsamaktadır (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak). Linklerin Gorulmesine izin Verilmiyor Linki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris Yapharita.jpg 1970’lerde Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki sulama ve hidroelektrik amaçlı projeler olarak planlanan GAP, 1980’lerde çok sektörlü, sosyo-ekonomik bir bölgesel kalkınma programına dönüştürülmüştür. Kalkınma programı, sulama, hidroelektrik, enerji,tarım, kırsal ve kentsel altyapı, ormancılık, eğitim ve sağlık gibi sektörleri kapsamaktadır. Su kaynakları programı 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ve 1.7 milyon hektar alanda sulama sistemleri yapımını öngörmektedir. Toplam maliyeti 32 milyar ABD doları olan Proje’nin, Enerji santrallerinin toplam kurulu gücü 7476 MW olup yılda 27 milyar kilowatsaat enerji üretimi öngörülmektedir. Proje, gelecek kuşaklar için kendilerini geliştirebilecekleri bir ortam yaratılmasını amaçlayan sürdürülebilir insani kalkınma felsefesi üzerine kurulmuştur; kalkınmada adalet, katılımcılık, çevre korunması, istihdam, mekansal planlama ve alt yapı geliştirilmesi GAP’ın temel stratejileridir. Linklerin Gorulmesine izin VerilmiyorLinki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris Yaphttp://www.gap.gov.tr/images/Haritalar/h-gap5.jpg Linklerin Gorulmesine izin VerilmiyorLinki Gorebilmek icin Uye Ol veya Giris Yaphttp://www.gap.gov.tr/images/Haritalar/tr-gap1.jpg
|
|
|
|
|
7
|
Genel Kültür / TATbim Ödev Arşivi / ÇEVREYİ BOZAN ETKENLER, ÇEVRE KİRLİLİĞİ ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER
|
: Aralık 31, 2007, 11:42:15 ÖÖ
|
|
A- ÇEVREYİ BOZAN ETKENLER
Çevreyi bozan etkenleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz : 1.Yangın, sel, deprem gibi tabiî âfetler, 2.Aşırı nüfus artışı, 3.Aşırı tüketim baskısı, 4.Çarpık kentleşme, 5.Kontrolsüz endüstrileşme, 6.Çevre eğitiminin yetersizliği.
B- ÇEVRE KİRLİLİĞİNDE BAŞ ROLÜ OYNAYAN FAKTÖRLER
Çevre kirliliğine sebep olan faktörler şunlardır :
1.Yol güzergâhlarında üstten geçen teller ve kullanılan direkler, 2.Levhalar ve işaretler, 3.Hava kirliliği,
Hava kirliliğinin sebepleri şunlardır :
a) Topoğrafik yapı, b) Rüzgâr durumu, c) Sıcaklık, ç) Nem, d) Basınç, e) Köyden kente plansız göçle ortaya çıkan plansız kentleşme, f) Isınmada kullanılan yakıtlar, g) Motorlu taşıtların egzozlarında çıkan gazlar, ğ) Yeşil alanların azalması.
4- Endüstrileşme, yoğun nüfus artışı ve aşırı tüketim,
5- Hayvanî gıdaların işlenmesinden sonra ortaya çıkan artık maddeler (peynir suyu gibi),
6-Su kirliliği,
7-Toprak,
8-Flora ve Fauna,
9-Enerji, 10-Katı atıklar, 11-Pestisitler,
12-Gürültü.
Burada flora, fauna ve pestisitler kavramlarının ne mânâya geldiğini ifade edelim.
Flora, diğer tabiî kaynaklarla beraber, ülkenin zenginliğini meydana getirir. Bir ülkenin florasının zenginliği, o ülke sınırları içinde yetişen bitki türleri yanında endemizm oranının yüksekliği ile de belirlenir. Yeryüzünün sadece belli bir bölgesinde yetişebilen bitkilere endemik bitkiler denmektedir. Endemizm sınırı bazen tabiî, bazen de idarî veya sîyasî sınır olabilir.1
Çevre sorunları ve koruma açısından bir ülkede yetişen en önemli bitkiler o ülkeye has (endemik) bitkilerdir.
Fauna kavramı; bir ülkeye, bir bölgeye veya bir mevsim dönemine özgü hayvan topluluğuna denir. Bir bölgede yaşayan hayvanî bir hücreli canlılardan, memeli hayvanlara kadar hayvanî olarak beslenen bütün canlılar o bölgenin faunası olarak tanımlanır.2
Pestisitler; bitki hastalıkları, zararlı böcekler ve yabancı otlar gibi tarım ürünlerinin azalmasına sebep olabilecek çeşitli etmenlere karşı kullanılan kimyevî bileşiklerin hepsine birden verilen bir isimdir. "Biyosit" olarak da isimlendirilen pestisit kelimesi, Latince kökenli olup dar mânâda "hastalık öldürücü" anlamına gelmektedir. Tam olarak tanımlamak gerekirse pestisitler; besin maddelerinin üretimi, tüketimi ve depolanması sırasında, besin değerini bozan ve bitkilere zarar veren böcekleri, mikroorganizmaları ve diğer zararlıları yok etmek için kullanılan kimyevî maddelerdir.3
C- ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMENİN YOLLARI
Ayrıntıya girmeden çevre kirliliğini önlemek için yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz :
1.Yol güzergâhlarındaki üstten geçen teller ve telefon hatları yer altı kanallarına gizlenmelidir.
2.Levhalar ve işaretler kentlerde ve yol güzergâhlarında rastgele serpiştirilmemelidir.
3.Hava kirliliğini önlemenin yolları şunlardır :
I- Kısa vadede yapılacak işler : a)Yakıt seçimi, b)Taşıt araçlarının kontrolü, c)Yakıt tasarrufu, ç)Yakıt dağıtımının düzenlenmesi, d)Kaloriferlerin yakılma saatlerinin belirlenmesi, e)Cezaî müeyyideler.
II- Orta vadede yapılacak işler :
a)Yakma sistemlerinin ıslahı, b)Binalarda ısı yalıtımı, c)Baca filtrelerinin takılması,
III- Uzun vadede yapılacak işler :
a)Elektrikle ısıtma, b)Tabiî gazla ısıtma, c)Merkezî sistem ile ısıtma.
4- Endüstrileşme çevre kirliliğini önleyici tedbirlerle yürütülmelidir.
Nüfus kontrolü ve insanların şuurlandırılması nüfus artış hızını kesecek bir tedbir olabilir.
Aşırı tüketim hırsı, çevre kirliliğine sebep olmadan tatmin edilmelidir.
5- Hayvanî gıdaların işlenmesinden sonra ortaya çıkan artık maddeler ( peynir suyu gibi), doğrudan doğruya çevreye bırakılmamalı, fabrikalarda işlenerek süt tozu imalâtı sağlanmalı, teknolojik yatırımlardan kaçınılmamalı ve mevzuatın gerekleri yerine getirilmeli, devlet bu konuda kontrol görevini kusursuz yapmalıdır.
6- Su kirliliğini önlemek için yerleşim ünitelerinde kanalizasyon, ulaştırma, şehir çöpleri, konut ve yeşil alanların planlanması, kanalizasyon suyu arıtımı ve hava kirliliğine duyarlı şehirlerde ısıtma sitemlerinin planlanması gibi temel alt yapı unsurları için alınan ve alınmakta olan tedbirler şehrin, ilçenin, köyün ve kasabanın dinamiğine göre ayrı ayrı planlanmalı ve uygulanmalıdır.
Aksi halde büyüme ve nüfus patlaması sonunda meydana gelen hizmet açığı; hava, su, toprak kirlenmesi ve sağlıksız toplum olarak bize geriye döner.
7- Toprağın insan eliyle kirletilmesi çevreyi kirleten unsurlardan biridir. 8- Flora ve fauna mevcuduna müdahale, hayvanî atıklar çevreyi etkilemektedir.
9- Enerji üretiminin plânsız yatırımları, enerjinin nakli için kullanılan direkler ve diğer malzemeler çevreyi etkilemektedir.
10- Katı atıkların çevreyi kirleten etkileri açıktır.
11- Pestisitlerin kalıcı etkileri topraktan, denizlere, nehirlere, göllere ve içme sularına kadar çevreye bir dizi zarar vermektedir.
12- Gürültü kirliliği kavramı, gürültünün de insanın yaşadığı çevreye etkilerini anlatmaktadır. Gürültü de insanın çevresini yaşanamaz hâle getirmektedir. Büyük şehirlerdeki gürültü, uğultu, otomobillerden çıkan motor sesleri, sanayi tesislerinin çevreye etkilerini hatırlayanlar tabiatla baş başa kalabilmek için hafta sonunu iple çekmektedir.4
SONUÇ :
Tarım sanayi ve turizm sektörlerindeki mevcut değerleriyle Türkiye'nin 10. Büyük şehri olan Mersin'de çevre olaylarına, burada zikredilen kriterleri baz alarak bakarsak karşımıza nasıl bir tablo çıkar ? Sözgelimi, elektrikle ısınma gibi uzun vadeli hava kirliliğini önleme yollarından birinin tercihinin çarpık sonucu sık sık elektrik kesintisi olarak karşımıza çıkmıyor mu ? Dar gelirli vatandaşlarımızın tercih ettiği linyit kömürüyle ısınmanın sonucu sahile kadar inen is, sis ve hava kirliliği dalgaları değil midir ?
Hizmet öncelik sıralamasını ve tercihlerini iyi yapmak mecburiyetindeyiz. Öncelik sıralamasını yapmada hata yapanlar az gelişmiş ülkelerdir. Günümüzde az gelişmiş ülke kavramı, mevcut tabiî kaynaklarına, iktîsadî gücüne ve seviyesine uygun yaşayamayan, kaynaklarını değerlendiremeyen, israf eden ve ortaya çıkan her türlü talebi başka devletlerden borçlanarak karşılama yolunu seçen, kendi insanının gücünü, bilgisini, kapasitesini ve verimini değerlendiremediği için dışarıya kaçıran, lüks yaşantının içindeki küçük elit bir zümrenin idaresi altında inleyen ülkeleri ifade eder.
Dünya gelişmişlik sıralamasında Türkiye'nin yeri, kalbi bu vatanın selâmeti, huzuru, iyiliği için yanıp tutuşanları fazlasıyla rahatsız edecek bir yerdir, seviyedir. Vebâl altında olan bizler acaba vazifelerimizi hakkıyla yapabiliyor muyuz ? Başımızı yastığa koyduğumuz zaman gönül huzuru ile uykuya dalabiliyorsak mesele yoktur.
Ekrem YAMAN Mersin Vali Yardımcısı
Dipnot: 4 Ekrem YAMAN, "Karapınar'da Çevre Olayları, Çevre Kirliliğinin Sebep ve Boyutları İle Çözüm Yolları, " Karapınar Haber Gazetesi, Sayı : 98, 99, 100, 102, 104 (30 Mayıs 1992, 26 Haziran 1992, 10 Temmuz 1992, 14 Ağustos 1992, 13 Ekim 1992).
|
|
|
|
|
11
|
Genel Kültür / Garip olaylar (+18) / Ynt: Efsaneler - Korku Hikayeleri - Hayaletler , Ruhlar vs...
|
: Aralık 24, 2007, 11:17:36 ÖS
|
|
Misafir cinler misafir cinler - " Size anlatmak istiyorum. Çok güzel bir gündü en sevdiğim arkadaşlarımı evime çağırmıştım. Beraber çay içeriz oturup dertleşiriz diye düşünmüştüm. Beklemeye başladım. Tabi boş durmuyordum müzik dinliyor günün keyfini çıkarıyordum. Olacaklardan habersizdim her zamanki ki gibi fondaki müzik her ne kadar hareketlide olsa içimde birşeyler oluyordu. Gündüzdü ama karanlıklar hissediyordum. Kapı çalındığında korkmadım desem yalan olur. Gelenler onlardı arkadaşlarım en sonunda geldiniz diyip eve konuk ettim onları bir kenara oturdular gülüp eğleniriz diye gelmişlerdi ama suskunlardı. Konuşturmak için çok çalıştım ama çabasızdı. İçeceğimiz bir bardak çayın bizi neşelendirebileceğini düşünüp oradan çay getirmek üzere ayrıldım. Garipti çünkü birbirleriyle bile konuşmuyordu. İçimi tarifsiz duygular kapladı neler oluyordu acaba. Yanlarına çaylarla geldiğimde ikisi birden bana öyle bir baktılar ki gözlerinde nefret vardı. Havayı dağıtmak istedim yine sustular. Tam o esnada arkadaşım çayını upuzun tırnaklarıyla karıştırmaya başladı. Tırnaklar gördüğüm an kaynar sular boşandı. Korkuyordum nasıl uzaklaşabilirdim... (Cinler insan kılığına girdiklerinde ya tırnakları uzun olur yada vücutlarının bir bölümü farklı olur) Son çırpınışlarımdı. Kaçmalıydım tam o esnada bugüne kadar sesine sinir olduğum kapı zili bana en güzel şarkılar gibi gelerek çaldı. Müsadenizle diyip kapıya yöneldim sessiz durmaları beni korkutmuştu ama kapıyı açmak son çaremdi. Kapıya yöneldim kapıda abim vardı. Hızla olayı anlattım hadi gidelim çabuk olmalıyız kaçmalıyız dedim içerde cinler var. Nerden anladın dedi. Kısaca önemsemeyerek uzun tırnakları vardı dedim. Abim hızla yüksek sesle tırnaklarını gösterip böylemi dedi. Ve o anda bayılmışım sonra geciken arkadaşlarım geldiğinde beni ayıltılar.
Ben Mersin'de yaşıyorum ve bu olay birlikte kaldığım arkadaşımla benim başımdan geçti. Birgün ikimizde okuldan döndük evdeyiz. Arkadaşıma telefon geldi ve odadaki arkadaşım baktı. Oldukça yorgun ve yaşlı bir kadın sesi varmış telefonda. Ama bana ne olduğunu anlatmadı. Sadece bunu telefonu yaşlı bi kadının ettiğini söyledi. Dalga geçeceğimi zannetti. Çünkü daha önceden de başından böyle olaylar geçti bana her söylediğinde dalga geçtim.
Gece tekrar telefon çaldı biz film izlerken. Arkadaşım korktuğu için telefona ben baktım ama benimde içimde biraz korku vardı. Aynı konuşma banada geldi. Kadın şöyle söylüyordu:
"12 de dışarı çıkın yoksa ..."
Ben içeri yüzüm sararmış halde geldim. Saat 23.30'du. Yarım saat sonra üstümüzü değiştirip aşağı indik. Dışarı çıkmamızla arkadaşımın bayılması bir oldu. Sonra bi gölge gördüm. Daha sonra ölen ve benim nefret ettiğim matematik hocamın siluetini gördüm (matematik hocam 59 yaşında saçlarına yeni yeni aklar düşmüş bir kadındı). Benimle hiç konuşmadı. Sadece yukarıyı işaret etti. Yukarı çıktığımda arkadaşımın yerde yatan cesedini gördüm. Sonra bayılmışım. Sabah kalktığımda yanımda annemi ve babamı gördüm ve hemen o evden taşındım. Ve o evin arkasındada matematik hocamın yerde yatan cansız cesedini gördüm.
Ben bu hikayeyi bi arkadaşımın ağzından anlattım. Gerçekten ölmüştü o çocuk.
N.Y 17 yasinda bir lise öğrencisi iken 1996 yılında yazmış olduğu bi intihar mektubu :
Canimdan cok sevdigim annem ve babam´a
Sabah uyandiginizda anne yine odama gelip beni uyandirmak isteyeceksin. Belkide bu defaki soguk tenimin sucunu, geceleri ictigim sigara dolayisiyla acik biraktigim pencereye yükleyeceksin. Ama bu defa ben kalkmayacagim anne. Cok düsündüm cok tarttim hayatin hafifligiyle kalbimin agrilarini . Bir cok sorunuz belki yanitsiz kalacak biliyorum. Ama bu dakika hicbirini aciklamaya yetmez artik. Ben bosverdim sizde bosverin. Bu odada kafami yastiga koyup tavana baktigim günlerin anisi geciyor gözlerimden. Yüregim cok burkuldu anne , ne yalniz kalabilmeyi becerebildim nede bir birlikteligin bir parcasi olabilmeyi. Beni ölüme götüren yolun hic mümkünü olmayan bir hayat oldugunu anladim. Hayatim boyunca hic birseye karar veremedim belki ama bu intihar sanirim hayatimdaki en önemli kararim. Kimsenin sucu yok sadece birilerini ben kaldiramadim.
Bir otomobil tamircisi ılık ilkbahar gecelerinden birinde evine giderken yolun kenarında bi araba ve arabanın başında da patlayan lastiği değiştirmeye çalışan iki güzel kız görmüş. Yardım amacıyla kenara yanaşmış. Ama istepne de patlakmış maalesef. Adam, "Bu saatte bunu tamir etmek imkansız. İyisi mi ben sizi evinize bırakayım, yarın bir çaresine bakarız" demiş. Evin önüne geldiklerinde kızlar adamı bi fincan kahve içmek için evlerine davet etmiş.
Ev, bi apartmanın 7. katında, hoş bi daireymiş. İstepneyle uğraşırken elleri kirlendiğinden eve girer girmez adam banyoya gidip ellerini yıkamış. Bu arada OMEGA marka saatini de kolundan çıkarıp, aynanın önüne koymuş.
Kızlardan birinin, "Kahve hazır" diye seslendiğini duyunca hemen ellerini kurulayıp banyodan çıkmış. O aceleyle de OMEGA marka saatini çıkardığı yerde unutmuş. Kızların sohbeti çok keyifliymiş. Grup vaktin nasıl geçtiğini anlamamış. Sonunda adam geceyi kızların evinde geçirmiş.
Sabah da 7'de kalkıp işe gitmiş. Tamirhanesine vardığında saatini kızlarda bıraktığını farketmiş, "İyi bari, kızları tekrar görmek için bahane olur" diye düşünmüş.
Akşam iş bitimi saatini almak için kızların evine gelmiş ama ka***ı bahsettiği kızların artık o dairede yaşamadıklarını söylemiş. Bu iki talihsiz kız 3 hafta önce trafik kazası geçirip ölmüşlermiş meğer. Şu an da, adamın onları ilk gördüğü yere çok yakın olan bi mezarlıkta yatıyolarmış.
Tamirci duyduklarına inanamamış, "Nasıl olur? Ben dün akşam evlerinde onlarla beraberdim" demiş. Ka***ı bunun imkansız olduğunu söyleyerek adamı, kapısı avukat tarafından mühürlenmiş dairenin önüne götürmüş.
Adam çok meraklanmış taabi. Ertesi gün avukata gidip durumu anlatmış ve beraberce kızların dairesine gelmişler. Mühürü açıp içeri girmişler. Adam doğruca banyoya gitmiş. OMEGA marka saat aynanın önünde bıraktığı gibi duruyormuş
hamile sanılan genç kız 14-15 yaşlarındaki bi kızda durup dururken hamilelik belirtileri başlamış: Karnı hafiften şişkinleşmiş, kusma nöbetleri geliyomuş, sabahları yataktan çok zor kalkıyomuş... Fakat kız annesine ısrarla böyle bi şeyin mümkün olamayacağını, çünkü hiç bi erkekle bu sonucu doğuracak kadar yakın temasta bulunmadığını iddia ediyomuş. Fakat zaman geçtikçe hem karnı büyümeye devam etmiş, hem de diğer belirtilerde değişiklik olmamış. Annesi, "Bu yaşta... Allahım, allahım, kepazelik bu" dese de kız hala hamile olmadığını söylüyomuş. Sonunda anne küçük bi kasabada yaşıyor olmalarına rağmen çıkacak söylentileri göze alarak kızını hastaneye ***ürmüş. Ancak çekilen ultrasondan sonra kızın inkarlarında samimi olduğu anlaşılmış. Çünkü karnında son derece büyük boyutlara ulaşmış bi tümör tesbit edilince şişkinliğin ve diğer belirtilerin asıl sebebi ortaya çıkmış. Vakit kaybetmeden, apar topar ameliyata alınmış taabi. Doktorlar rutin kabul edilen bu operasyon sırasında karnı açmışlar ve işte o an gördükleri manzara karşısında şok olmuşlar. Meğerse tümör sandıkları şey kocaman bi ahtapotmuş. Üstelik kıpır kıpırmış da hayvan, yani canlıymış. Olayın aslı sonradan anlaşılmış. Kız üç-dört ay önce ailesiyle birlikte okyanus kenarındaki bi kasabada tatil yapmış. Ahtapot yumurtaları da mikroskobik boyutlarda olurmuş ve bunlardan doğal olarak okyanus sularında milyarlarca varmış. Kız muhtemelen yüzerken yuttuğu sularla beraber bu yumurtalardan da indirmiş mideye. İşte bunlardan biri de, milyonda bir görülecek biçimde de olsa, kızın vücudunun içinde yaşamayı, hatta büyüyüp gelişmeyi başarmış...
Kendİ Cenaze Namazini KIlan Şehİtler!!!
Babamım dostlarındandı. Dimdik yürüdü. Hani Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemiş tipler vardır ya, öyle biriydi. Ben çok küçüktüm, evimize misafir gelirdi. "Oğul" diye seslenirdi hep. Bağdaş kurmaz, diz çöker öyle otururdu. Gaz lambası ışığında daha bir heybetli görünürdü gözüme. Hep bitip tükenmek bilmeyen harp hatıraları anlatırdı. Çanakkale, Gazze, Kafkas cephelerini dolaşmış; Sakarya, Dumlupınar'da savaşmış. Ancak İzmir'in kurtuluşundan sonra köyüne dönebilmişti. Anlattıklarında hep acı, kan, cefa vardı. Kolay mı kazanılmıştı bu vatan? Ölüm neydi ki? Şerbet içmek kadar kolaydı. "Biz kendi cenaze namazımızı kendimiz kıldık Çanakkale'de !" derdi sık sık. Olur muydu??
Kirte muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperlerdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hucum için emir bekliyor. Bütün asker süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Sinirler gergin ! ... Bütün dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, kelime-i şehadet getiriyor. Süre uzuyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor... "Yavrularım... Aslanlarım... Biraz sonra Cenab-ı Rabb'ül Alem'in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim... Haydi ! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp, hep beraber teyemmüm edelim..." Teyemmüm edilir... Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı; " Çocuklarım... Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz... Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Hem onlar için, hem de vakit varken, kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım..."
" Kabe Karşımızda... "
Arkadan Of'lu Ali çavuş bağırır. " ER KİŞİ NİYETİNE... "
O gün yapılan hücumda, kendi cenaze namazını kılan pek az kişi sağ kalabilmişti. Onlar Allah'a verdiği sözü tuttular....
|
|
|
|
|
12
|
Genel Kültür / Garip olaylar (+18) / Ynt: Efsaneler - Korku Hikayeleri - Hayaletler , Ruhlar vs...
|
: Aralık 24, 2007, 11:10:28 ÖS
|
|
Bir arkadaşım küçük bi kasabada öğretmen olan kuzenini ziyarete gitmiş. Bi ara arabayla dolaşmaya çıkmışlar. Tren yolundan geçerken arkadaşım yolun kenarında devrik vagonlar olduğunu görünce niye orada durduklarını sormuş. Kuzeni, "Bu çok tirajik bir hikaye. Bunlar aslında katil vagonlar. Gel yakından bak istersen" demiş. Tren saati olmadığı için arabayı rayların üzerinde bırakıp vagonların yanına gitmişler. Arkadaşın kuzeninin anlattığına göre, geçen yıl tam orada bi okul otobüsü arıza yapmış ve rayların üzerinde kalakalmış. Bu sırada büyük bi hızla gelen tren okul otobüsüne çarpmış. Talihsiz kazada bütün çocuklar hayatını kaybetmiş. Arkadaşımla kuzeni vagonları incelerlerken bi tedirginlik hissedip hafiften korkar gibi olmuş. Bi an evvel oradan uzaklaşmak için arabalarına bindiklerinde ise daha motoru çalıştırmadıkları halde araba kendiliğinden ilerlemeye başlamış.
Bizimkiler accayip korkmuşlar tabi. Araba tren raylarının üzerinden 100 metre kadar ileriye, kendi kendine gitmiş ve durmuş. Arkadaşım hemen arabayı çalıştırmış. Son sürat ayrılmışlar oradan. Kasabaya gelene kadar toz duman içinde 1 saatlik yolu yarım saatte almışlar.
Eve ulaştıklarında bet-beniz bembeyaz durumdalarmış. Ama asıl korkuyu arabadan indiklerinde yaşamışlar. Arabanın arkasındaki toz kütlesinin üzeri onlarca el iziyle doluymuş. Bunların büyüklüğü de çocuk eli kadarmış.
alintidir bende okudum cok gizemli idi tuylerim diken diken oldu buyrun bakalim sizler ne dusunuyosunuz
(Mailime gelmiş böyle bir hikaye)
Bir kız sevgilisinin çok korkak olduğunu düşünür ve bunu ona söyler. Erkek te kıza korkak olmadığını ispatlamak için çeşitli yollar düşünmeye başlar. En sonunda aklına muhteşem bir fikir gelir! Kızı eve çağıracak ve beraber cin çağırayı teklif edecektir... Her yer karanlık olacak falan filan... Bu ey ruh geldiysen 3 kere vur felan dediğinde de içeriden cin kılığına giren arkadaşı fırlayacak, erkek kızı arkasına alacak, ruha meydan okuyacak falan filan yani ruhu kovmayı başaracak ve korkak bir anda kahraman olacaktır... Plan uygulamaya koyulur. Herşey tıkır tıkır işlemektedir, aynı planlandığı gibi. Erkeğin en yakın arkadaşı içeride ayna karşısında yüzünü pudraya bulamaya başlamıştır. Kız ve oğlan içeri geçerler, tablo, fincan, vs. herşey yerli yerinde durmaktadır. Kız koltuğa oturur, oğlan da bir sandalye çeker... Oğlan tuvalet bahanesiyle sürekli içeri gidip arkadaşını kontrol eder... En son içerideki arkadaşı tamam, hazırım der ve oğlan başlar: “Ey ruuuuh geldiysen bir işaret veeeer!” Ve o anda içeriden acı bir çığlık duyulur! Kız ve oğlan odaya girdiklerinde dehşet içinde donakalırlar! Odadaki aynanın karşısında ağzı yüzü yamulmuş arkadaşları vardır! Ruh işaretini vermiştir...
Tarih 13.mart.1957...Yağmurlu bir ilkbahar akşamı iki sevgili yağmur'dan kaçmak için ufak bir cafe'ye sığınıyorlar.Cafenin sahibi yaşlı 70 yaşlarında bir adam.İki sevgili biraz soluklandıktan sonra yaşlı adamdan içiçek sıçak birşeyler istiyorlar yaşlı adam çifte kızgın bir şekilde bakarak onlardan buradan hemen uzaklaşmalarını yoksa başlarına çok kötü şeylerin geleceğini sölüyor çift korkarak birbirlerine bakıyor ve neden diye soruyorlar adam çok gidin yoksa çok geç olacak diyor ve tam o sırada yağmur şiddetini fırtınaya bırakıyor şimşekler tüm azgınlığıyla çakmaya başlıyor yaşlı adam işte çok geç oldu artık kaçma şansınız yok ben sizi uyarmıştım diyor ve yavaş yavaş bir şeytana dönüşmeye başlıyor.Çift korkundan donup kalıyor.Ve ertesi gün her ikiside feci şekilde ölü bulunuyor.Sonradan o adamın ruhuna şeytanın girdiği ve her 13'ünde yaşı adamın içendeki şeytanın ortaya çıktığı kulaktan kulağa duyuluyor...
Bu olayi anlatirken hala daha tüylerim kalkiyor ve aglamamak için kendmi zor tutuyorum. Fakat bunu bilmenizi isterim ki benim basimdan böyle bir olay geçti ve ben bu olaydan sonra bir daha ruh çagirmamak üzere yemin ettim! Isteyen inansin istemeyen de inanmasin birini inandirmaya da zorlamiyorum zaten!! Adim belli, adresim belli, saklamiyorum onlar da yayinlansin! Bundan bes alti yil önce, ben daha o zamanlar 14-15 yaslarinda iken, bir yaz günü ayni mahhallede oturdugum bir arkadasimin evinde 4-5 kisi ruh çagirmak için taplanmistik. O zamanlar da bu ruh çagirma olaylari çok moda idi. Herkes birbirine hikayeler anlatiyor, ruh çagiriyor, basindan geçenleri anlatiyor ve çogu zaman da korkutmak için kafadan atiyordu. Yani sahsen ben hiç inanmiyordum. Bir çok defa da ruh çagirmistik ve hepsi fiyasko idi. Hatta bir çogunda aramizdan birini kurban belirleyip onu korkutuyorduk. Ortada bir sey yokken ruh gelmis gibi yapip o seçilen arkadasimizi korkutmak için ruh çagiriyorduk. Herneyse, fakat bu son ruh çagiracagimiz zaman gerçekten aramizda, ne seçilmis bir kurban, ne de numara çeken biri vardi! Saat gecenin üçüydü ve arkadasimizin anne ve babasi uyuyordu. Biz de evin oturma odasina tam teskilat yerlesmistik. Gerçekten herkes o ortamdan biraz da olsa ürkmüstü ve herkes cidden ruh çagirmak istiyordu. Derken hazirliklar bitmis ve Klasik ruh çagirma olayi baslamisti. Üzerinde harfler ve birtakim gerekli yazilar falan bulunan büyük karton kutu, üzerinde okunmus fincan, dualar falan iste hersey hazirdi ve hersey ciddi bir sekilde yapiliyordu. Ben de biraz gerilmistim artik çünkü hersey gayet ciddi ve bilinçli idi. Ne kadar da inanmasam böyle seylere gene de ya gelirse diye bir heyecan vardi içimde. Artik ruhun gelmesini bekliyorduk. Hersey yapilmis, ruh belirlenmis, dualar okunmus, herkesin isaret parmagi fincanin üzerinde bir hareket bekliyorduk. 10 dakika geçmeden fincan kipirdamaya basladi. O anda herkes bir birine suç atmaya basladi, parmaginla kipirdatma su fincani, ben kipirdatmiyorum ya gerçekten kim kipirdatiyor gibisinden ama kimse kipirdatmiyordu! Derken sorular basladi ve fincan bize bu sorulari cevapliyordu. Yanitlarin hepsi dogruydu! En son artik öyle sorular soruyorduk ki aramizdaki sahislarin bilemeyecegi türden sahsi sorular, fakat onlari da biliyordu! Çok korkmustuk! Evin sahibi olan arkadasimizin böyle seylere çok zaafi vardi ve çocuk birden aglamaya basladi! Bu arada belirteyim ruh çagiranlarin ben dahil hepsi erkek. Çocuk çok kötü olmustu ve kurban olarak seçilenin kendisi oldugunu sanip bize yalvariyordu. Artik oyun oynamamizi, çok korktugunu, bu kadarin asiri oldugunu söyleyip duruyodu ve agliyordi! Iste o an korkum 2 ye katlanmisti. Atik ruhu göndermeye çalisiyorduk ama o da gitmiyordu. Ruh gitmeden de fincani kaldiramiyorduk. Ev sahibi arkadasimiz git gide fenalasiyordu ve resmen agliyordu haykira haykira, benim de gözlerimden yas gelmedi desem yalan olur yani!! Öyle bir an oldu, arkadasimiz dayanamadi artik ve herkese küfrederek fincani kaldirdigi gibi pencereden disari yola firlatti. Fincan kirilmisti. Böylelikle ruh çagirma olayi da bitmisti tabii ama herkesin içinde bir endise vardi ve o arkadasimiza ne yapiyorsun sen gibisinden bakiyorduk endiseli gözlerle. Ev sahibi arkadasimiz hala daha sövüyordü ve siz arkadas degilsiniz diye hem bize hem de ruhlara kadar sövüyordu. Allahtan anne babasi gürültüye uyanmamislardi. Bizde daha fazla gürültü rezalet çikmadan yavas yavas evlere dagilmanin iyi olacagini anlamistik. Öyle böyle herkes kendi evine gitti ve yattik uyuduk. Ertesi sabah kalktigimda mahallede bir bagirismanin oldugunu duydum. Bu sesler ruh çagirdigimiz arkadasimizin evinden geliyordu. Herkes agliyor, bagiriyor ve saga sola anlamsizca kosuyordu! Ben resmen sok olmustum! Ruh çagirdigimiz evde oturan o arkadasimizin BaBasi uyurken sabaha karsi kalp krizi sonucu vefaat etmisti!!.....
..alıntıdır..
Hayaletlerden ve üç harflilerden çok korkardım.İki sene önce bir rüya görerek uyandım.Acayip yaratıklar korkunç sesler çıkartıyorlardı.Uyandım.Saat gece üçtü.Tuvalete gittim ve tam çıktığım anda büyük bir uğultu duydum.titriyordum. Hemen yatağıma koştum ve ağlamaya başladım.Tam osırada heryer sallanmaya başladı. Bunun ne olduğunu bilmiyordum.Onlarla ilgili olduğunu düşünüyordum.Anneannem kalktığında anladım.Meğersem o gün 17 ağustos gecenin 3ü olan bir felaketmiş. Not: Bence bu bir rastlantı bu bölüme eklemiyecektim ama belki başka türlü düşünenler olabilirdiye ekleyeyim dededimmMM.
...alıntıdır..
Köyümüz, Tipi Köy Iç Anadolunun en eski köylerindendir.Köyümüzün mezarligi evimizin tam karsisindaydi.Komsumuzun bize orada garip seyler gördüm, demesi bizi ne kadar ürkütsede inandirmiyordu.Ta ki Burak arkadasimin sünnet gecesine kadar.Birden arkadasimin hediyesini evde unuttugumu farkettim.Gece garip olaylarin oldugunu bildigim için eve gitmeye korkuyordum.Eve yaklastigimda bazi çigliklar duymaya basladim.Musalla tasinin üzerinde garip isik büzmelerinin daire biçiminde döndügünü gördüm ve birden at sesleri gelmeye basladi.Ileriye dogru baktigimda atin üzerine binmis bir gelinin hizla musalla tasina dogru geldigini gördüm.Gelin bir süre musalla tasinin etrafinda dolastiktan sonra mezarliga girerek agit yakmaya basladi.Ben bu arada korkudan ne yapacagimi sasirdim.Daha sonra bir dügün alayinin gelip gelini alarak oradan hizla uzaklastigini gördüm.Bende dügün yerine kosup olanlari dedeme anlatmaya basladim.Dedem bana inanmadi.Ertesi sabah mezarliga bakmaya gittigimde bir gelin duvaginin bir mezara bagli olarak buldum.Bu duvagi dedeme gösterdigimde dedemin agladigini ve bu duvagin savasta gelinken sehit olan ablasina ait oldugunu ve mezarinsa sevdigine ait oldugunu söyledi.Bir kaç yil sonra Aksehir gölünün tasmasiyla köyümüz sel altinda kaldi, bir daha böyle bir olay görülmedi.
..alıntıdır..
Benim olayimda gerçek ama kimseye inan veya inanma demek istemem. Bende 14-15 yaslarindayken birgun komsumun evinde bir agacin altina oturmus arkadasimi bekliyordum. Oyun oynamak icin ellerimle oynuyordum ki farketim parmaklarim bana ben istedikce bana yazi yaziyorlardi, iyi seyler falan filan. Çok korktum kimselere de anlatmadim belki beni deli tutarlar diye. Aradan bir iki yil geçti bir gün en yakin arkadasima bahsetim ve ikinci kez onunla beraber yine yazmayi denedim. Yine allahtan surelerden falan filan iyi seyler yazdi. Arkadasim bana hic yazdirma parmaklarini bosver unut dedi ve unutuldu arada bir alem olsun diye ben yine yazdirdim. Bazen bana siirler yazdi, bazen gelecekle ilgili ip uclari verdi. Neyse daha gecenlerde bu olayi yine yakin buldugum bir arkadasima actim. O da beni annesine goturdu annesi bu gibi seyleri biliyordu kadina bastan herseyi anlatim. Yazarken bile halen tuglerim urperiyor. Kadin bana bir dua okutturdu, sonra kocasi tek bir soru sordu elime ve yazmak istemedi adam. Soruyu tekrar sordu ve gitti. Neyse yillardan sonra adamla kadin bana dedilerki o cindi bunlar her yerde var ve o gun belkide oturdugun yerde cinlerin toplandigi bir yerdi falan ve bana bir dua verdiler onu okuyorum her aksam ve gercekten gitiginden beri sanki kafamdaki sesler kayboldu ve karabulut sansizlik gitti uzerimden. Neyse adamla kadin dedilerki bu gune kadar onlar seni yonettiler ve konusturdular sana iyi gorunduler seni etkileyip almak icin onlar sana belkide intiharina sebep olmuslardi veya tum olanlara cunku basimdan bir olay gecmisti. Az cok onlar biliyorlardi bu yuzden oyle dedile allahima sukur su an da kurtuldum ve rahatim mutluyum kendimim birde bu olay olmadan bir iki hafta once yani 15 yaslarindayken hava yagmurluydu ve bir gece uykumdan uyandim bir sesle. Baktim odamin camlari pancurlari acik. Cok korkmus annemi cagirmistim. Annemde dediki herhalde camlari kapamayi unutmussun. Etrafa baktiktan sonra tekrar yatti ben korkuyle kestirmistim ki yine birses ve baktim yine camlarim acik korktum aglayarak anneme cagirdim bu sefer annem kardesin seni korkutmak icin yapmistir dedi camlari kapatti isigimi yanik birakti. Sonra uyuduk, sabah uyandigimda yine ayni sey camlarim acik. Anneme sorsaniz halen kardesinin oyunu olacak der. Neyse aradan 3-5 gün geçtikten sonra ben yeni yeni olayi unutmaya baslarken yine bir gece ses duydum cok korktum. Yorganimi bu sefer basima ortum ve bildigim tum duallari okumaya basladim. Sesler artti hisediyordum. Camim acilmis iceriye birsey girmisti. Bagirmak istiyor bagiramiyordum hic kipirdamadan dua ediyor sesizce agliyordum. Sonra birsey bana yorganimin ustunden parmaklarini batiriyordu. 5-10 dk surdu. Artik korkudan olmek uzereydim. Sürekli allahin adini aliyordum. Sonra parmaklani çekti. Her neyse sesler duydum ve gitmisti. Ama ben yorganimi cekemedim. Yarim saata kadar annem su icmek icin uyanmisti. O zaman annemi sezdim, yatagimdan firladim, isigi yaktim olanlari ona anlatim. Kan ter icindeydim. Annem ruya gormusun dedi, inanmadi. Cunku ben kucuk yastan beri korkulu seyleri sever ve izlerdim. Neyse o gece annem benimle uyumustu ama tek bildigim ruya degildi ve ardindan bu olay olmustu parmaklarima.
..alıntıdır..
ALLAHSIZ OSMAN
İstanbul'da 1800'lü yıllar... O zamanın ünlü kabadayılarından Ustura Kemal ve arkadaşları, Karacaahmet Mezarlığı'nın karşısında bi evin bahçesinde çilingir sofrası kurmuşlar. İçki masası muhabbeti tüm hızıyla devam ederken laf dönüp dolaşıp mezarlık ve ölü konusuna gelmiş. İçinde zırnık Allah korkusu ve vicdan bulunmadığını iddia ettiği için lakabı Allahsız Osman olan bir kabadayı, "Ulan ölü ne ki be?! Sen sağ olanlardan kork, ölüden kimseye zarar gelmez" demiş. Ustura Kemal da muhabbeti koyulaştırmak için, "Ulan Osman, madem ölüden korkmuyosun, gel şunu iyiden iyiye ispatla bize" diye dalga geçmiş. Allahsız Osman bunu nasıl yapacağını sorunca, Ustura Kemal, "Aha şu karşıdaki Karacaahmet mezarlığını görüyosun. Madem Allah'a inanmaz ve ölüden korkmazsın, bu gece 12'de mezarlığa girip sana vereceğimiz kazığı mezarlığa içinde bi yere çak. Sabah biz gidip, kazığın orada olup olmadığına bakarız. Eğer orada bi kazık varsa seni takdir ederiz" demiş. Allahsız Osman aslında, gece mezarlığa girmek bi yana, yanından geçerken bile türkü söyleyen bi adammış. Ama yiğitliğe leke süremeyeceğinden, "Peki ama siz de benimle gece gelip, mezarlık çıkışında bekleyeceksiniz" demiş. Zaten bu konuşmalar akşam saatlerinde yapılıyomuş, gece yarısı kalkıp Karacaahmet Mezarlığı'na gitmişler. Osman, gece karanlığında mezarlığın büyük kapısından içeri girmiş. Herkesin Allahsız Osman olarak bildiği o cesur (!) kabadayı, mezarlığın içinde salavatlar getirerek bi elinde kazık, bi elinde çekiç ilerlemiş. Bi mezarın yanına geldiğinde alelacele eğilip kazığı yere çakmış. Korktuğu için de hemen or'dan uzaklaşmak istemiş. Ama bi'şey, giydiği setrenin, (o zamanlar erkeklerin giydiği uzunca eteği olan bi tür giysi) ucundan tutmuş. Allahsız Osman vargücüyle, "İmdaaat! Ulan yardım edin. Ölü beni tutuyooo" diye feryat etmiş ama kendinden epey uzakta olan arkadaşlarına sesini duyuramamış. Bağıra çağıra mezarın üzerine yığılıp, kalp krizinden oracıkta ruhunu teslim etmiş. Uzunca bir süredir mezarlığın dışında bekleyen arkadaşları, Allahsız Osman'ın kendilerine oyun oynayıp, mezarlığın öteki kapısından çıktığını düşünüp dağılmışlar. Ertesi sabah ise, Ustura Kemal ve arkadaşları kazığın çakılı olup olmadığına kontrol için Karacaahmet Mezarlığı'na gelmiş. Bi bakmışlar ki, Allahsız Osman, kazıkla beraber setresinin ucunu toprağa çakmış durumda, bi mezarın üzerinde cansız yatıyomuş.
Olay Carletonville diye biryerde geciyor. ( Afrikada bir yer, sirin kucuk bir kasaba ) Bir gece yarisi kapi caliniyor. disari cikiyorlar.Kapida yarali bir kadin yolun ilerisinde trafik kazasi yaptiklarini ve arabada birde bebegin oldugunu soyleyip yardim istiyor. Evin babasi hemen kosturuyor. Evdekilerede polisi ve ambulansi aramalarini kadinla ilgilenmelerini soyleyip hemen kazanin oldugu yere dogru kosturuyor. Evdekiler korkmus bir sekilde telefona sarilip olayi haber veriyorlar. Bu arada olayi bana anlatan Nell ozaman 16 yasindaymis ve kazayi her veren kadinin yaninda duruyormus. kadin biraz durduktan sonra Nell e ' Bebegim, Bebegim arabada kaldi' diyerek kazanin oldugu yere dogru kosmaya baslamis. Nell kadinin arkasindan bagirip gelmesini soylediysede kadin dinlemeden kosturmus ve gitmis. Nell karanliktan korkup kadinin arkasindan gitmemis eve girip annesine haber vermis. Annesi telefonla kosmasini bitirdikten sonra Nell'i de yanina alip olay yerine dogru kosmuslar.
Arabalari gorduklerinde manzara tam bir felaketmis. Anlattigina gore araba bir kamyonun altina girmis ve tamamen hurdaya donmus. Kamyon soforu ve yanindaki bile korkunc bir sekilde olmusler.( arkadaslar burdaki kamyonlar pek turkiyedekilere benzemiyor.Korkunc buyuk ve modern arti burda kamyon denilenler bizim bildigimiz TIR)
Nell arabanin icine baktiginda gordugu olayi aynen su sekilde anlatiyor.
arabanin on kismi tamamen kamyonun altina girmis bir sekilde duruyormus. on koltukta oturan ikitane adam korkunc bir sekilde can vermis. arka koltukta kanlar icinde bir kadin ve kucagindada bir bebek varmis. olayin sokunu ve gordukleri manzaranin sokunu yasadiklari esnada Nellin babasi bebegin yasadigini bagirarak soylemis. Hemen kosup aractan bebegi cikartmislar. Bebek gercekten yasiyormus. Nell bebegi tutan kadina baktiginda, kapilarini calan kadinin o oldugunu gormus. ve gercektende kadini polisler arabadan cikarttiklarinda ailedeki herkez kapilarina calan kadinin bu kadin oldugunu anlamislar. kadin Arka koltukta olay aninda can vermis.
Bu olayi dinledikten sonra kazanin yapildigi yere beraberce gittik. Orda olup bu havayi soluyunca ve ve olayi dusununce insanin tuyleri diken diken oluyor.
Titanic'in sahibi The White Star Line diye bi şirketmiş. Bu firmanın ortaklarından olan Sir James Cole'un babası, vakti zamanında, Mısır'da Ramses mumyasının kazılarına katılan 70 kişiden biriymiş. Bu yüzden ailesiyle birlikte sonsuza dek lanetlenmiş. Mister Cole, kazılardan kısa bi süre sonra diğer arkadaşları gibi esrarengiz bi şekilde hastalanıp ölmüş. Üstelik cenazesini taşıyan gemi de Akdeniz'de kaybolmuş.
Oğlu James ise hayatı boyunca bu lanetten nasibini almış. Annesi ve kız kardeşini evlerinde çıkan bi yangında kaybetmiş. 18 yaşına kadar yetiştirme yurdunda yaşamak zorunda kalmış. Yine de başarılı bi iş adamı olup, The White Star Line adlı bir deniz taşımacılığı şirketine ortak olmuş. Ancak babasının katıldığı kazının 20'inci yılında şirketin gemileri tek tek talihsiz kazalar geçirmeye ve batmaya başlamış.
Şirket bi türlü kazaların önünü alamamış. Üstelik basın da üzerine geliyor, her gün boy boy eleştiri yazıları çıkıyomuş. Şirketin zararı feci boyutlara ulaşmış. The White Star Line son kozunu oynamaya karar vermiş. Tüm mal varlığını üç büyük, süper lüks gemiye yatırmış. Bu gemilerin adları Olympic, Titanic ve Britannic'miş.
Bu üç geminin de üzerinde bi lanet varmış. İlk gemi Olympic, 1911'de, Atlantik Okyanusu'nda bi buzdağına çarpmış. Tamir için getirildiği tersanede çıkan bir yangında da tamamen yanmış. Titanic illegal bir şekilde mumya taşıdığı söylentilerine rağmen 1912 yılında ilk seferine çıkmış. Titanic'in trajik hikayesini herkes bilir; onun da yoluna bi buzdağı çıkmış. Britannic ise 1. Dünya Savaşı sırasında Atina açıklarında, 1916 yılında meydana gelen bi patlamada batmış. Kısa süre sonra The White Starline şirketi denizcilikten çekildiğini açıklamış.
James Cole'un babasının katıldığı kazıda mumyası çıkartılan Ramses'in laneti ise şöyleymiş: "Beni yerimden oynatan herkesi sulara gömeceğim".
ALLAHIN ADALETİ
BİR GÜN MUSA İBADETİNİ BİTİRDİKTEN SONRA BİR AĞACIN ALTINA OTURUR. HEMEN YAKININDAKİ ÇEŞMEYİ SEYREDERKEN ATLI BİR SAVAŞÇININ ÇEŞMEYE GELDİĞİNİ GÖRÜR. SAVAŞÇI SU İÇMEK İÇİN EĞİLDİĞİNDE BOYNUNDAKİ ALTIN KESESİ ISLANMASIN DİYE ÇIKARIR ÇEŞME BAŞINA BIRAKIR. SUYUNU İÇTİKTEN SONRA ALTIN KESESİNİ UNUTUR VE YOLUNA DEVEM EDER. HEMEN ARKASINDAN HOPLAYA ZIPLAYA BİR ÇOCUK GELİR.TAM SU İÇEÇEKKEN ALTIN KESESİN FARK EDER VE HİÇ DÜŞÜNMEDEN ALIR.VE UZAKLAŞIR. ÇOCUĞUN ARKASINDAN ÇOK YAŞLI BİR İHTİYAR İNLEYEREK SU İÇMEYE GELİR. BU ARADA ALTIN KESESİNİ SU BAŞINDA UNUTAN SAVAŞÇI KESEYİ ALMAK İÇİN ÇEŞMEYE DOĞRU YAKLAŞIR. FAKAT ÇEŞME BAŞINDA HİÇ BİR ŞEY BULAMAZ. YANINDAKİ YAŞLI ADAMIN BOĞAZINA SARILIR VE ALTIN KESESİNİ VERMESİNİ İSTER İHTİYAR NE KADAR BEN ALMADIM DESE DE SAVAŞÇIYI İKNA EDEMEZ. İYİCE SİNİRLENEN SAVAŞÇI KILICINI ÇEKER VE YAŞLI ADAMI ORCIKTA ÖLDÜRÜR. OLAN BİTENİ GÖREN MUSA ‘’EY RABBİM BU NASIL BİR ADALETTİR’’DER BEN HİÇ BİR ŞEY BİLMİYİYORUM. SENİN İŞİNE SUAL OLMAZ AMA BEN ANLAMADIM DER. BU İSYANA BENZER AÇIKLIKTA Kİ SÖZLERE KARŞILIK RAB ŞÖYLE SESLENİR. ‘’EY MUSA BEN SANA BENİM İŞLERİMİ ANLAYACAK KADAR AKIL VERMEDİM Kİ SEN BENİM HAKKIMDA YORUM YAPIYORSUN. AMA KALBİNİN YATIŞMASI İÇİN GERÇEK ŞUDUR. SAVAŞÇI O KÜÇÜK ÇOCUĞUN BABASININ MALINI YAĞMALAMIŞTI. ÖLEN İHTİYAR İSE GENÇLİĞİNDE ÇOK GÜÇLÜ BİR ADAMDI AMA BİR HİÇ UĞRUNA BİR KÖYLÜYÜ ÖLDÜRMÜŞTÜ. O İHTİYARI ÖLDÜREN SAVAŞÇI İŞTE O KÖYLÜNÜN OĞLUDUR’’ EY BENİM GAFİL KULUM ŞİMDİ TÖVBE ET ÇÜNKİ BENİM ADALETİM İŞTE BU KADAR AÇIKTIR
Böylesi Görülmedi
Amerikan Adlî Tip Derneginin 1994'te San Diego'da tertiplenen ödül yemeginde dernek baskani Don Harper Mills, aktardigi acayip bir ölüm olayindaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini saskina çevirmisti.Kaderin adaletine dair ince bir nükte tasiyan bu yasanmis öykü, saniriz sizleri de hayrete sevk edecektir. 23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasindan yedigi kursunla öldügü sonucuna vardi.Müteveffa, on katli bir binanin tepesinden, intihar niyetiyle asagiya atlamisti. (Umutsuzlugunu, geride biraktigi bir notta açikliyordu.) Ancak, dokuzuncu katin önünden geçerken pencereden gelen bir kursun basina isabet etmis, hayati bu kursunla sona ermisti. Apartmanin sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmus bir ag vardi; ama bu agin varligini ne silahi çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açikçasi, kursun olmasaydi, Opus'un intihar girisimi basarili olamayacak; zemine çakilmadan, sekizinci kattaki aga takilip kalacakti. Bu durumu anlattiktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladigi gibi olmasa da, bunu eninde sonunda basarir. " Opus'un dokuz kat asagida yere çakilmayip da dokuzuncu kattan düsüyor oldugu anda basina gelen kursunla vurulmus olmasi, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus'un intihar girisiminin basarili olmayisi, savciyi elinde bir cinayet vak'asi oldugu düsüncesine itti. Silahin patladigi dokuzuncu kattaki odada yasli bir adam ve karisi yasiyordu. Tartisiyorlardi ve adam kadini silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmisti ki, tetigi çekti; fakat mermi kadini iskalayarak pencereden disari yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A sahsini öldürmeye tesebbüs eder, fakat B sahsini öldürürse, o B sahsini öldürmekten suçlu sayilmali idi. Savcinin ulastigi sonuç buydu. Dolayisiyla, dokuzuncu kattaki yasli adam, cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karsi karsiya kaldiginda, adam da, karisi da çok sasirdilar. Çünkü, tetigi çekerken adam da, karisi da silahin dolu olmadigindan kesinlikle emindiler. Yasli adam uzunca bir süreden beri bos silahla karisini korkutmayi aliskanlik haline getirmisti. Bunu karisi da bilir, o yüzden adamin tehdidine pek aldirmazdi. Kisacasi, adamin karisini öldürme kasdi yoktu; silahin dolu oldugunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmustu. Arastirmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklasik alti hafta önce yasli çiftin oglunu silahi doldururken gören bir tanik ortaya çikti. Anlasildigina göre, yasli kadin oglundan mali destegini çekmisti ve babasinin annesini silahla korkutma temayülünü bilen ogul, annesini cezalandirma kasdiyla, babasinin annesini vuracagini umarak, gizlice silahi doldurmustu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar ogula kalacakti. Artik olay yasli çiftin oglunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu oldugu noktasina gelmisti. Tam bu sirada savcinin karsisina yeni bir viraj çikti. Arastirmalara devam edilince, geçen alti hafta içinde anneyle babasinin silahla tehdide varan bir tartisma yasamamalari, dolayisiyla annesinin ölümünü bir türlü basaramayisi nedeniyle, ogulun umutsuzlugunun arttigi anlasildi. Bu, onu 23 Mart'ta on katli binanin tepesinden atlayarak intihar etmeye itmisti. Ancak, ölümü planladigi gibi olmamisti; dokuzuncu katin önünden geçerken babasinin bos zannettigi silahi tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kursunun kafasina isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus'un hayati sona ermisti. Dosya intihar olarak kapatildi...
Karşınızdaki Ruh Olabilir
Üniversitede okuyan 4 kız, ertesi gün sınavları var diye kafa dinlemek için ders çalışmadan evde oturmaya karar vermişler ve içlerinden biri ruh çağırma teklifinde bulunuş. Neyse, bunlar başlamışlar hazılıklara ve çağırmışlar. Kızların biri arkadaşlarının dalga geçtiğini düşünerek abuk sabuk ve küfürlü konuşmuş, ruh ise içinizden biri bana inanmıyor yarın 5te kahve içmeye gelecem ona demiş. Kız gülmüş falan neyse bunlar yatmışlar ertesi gün kız sınava gitmiş, eve geldiğinde telefon çalmış arayan teyzesi kızım sana gelmek istiyorum demiş. Kız sevinerek sınavdan sonra iyi olur teyze sohbeti diye düşünmüş. Teyzesi gelmiş kızdan kahve yapmasını istemiş, kız kahveleri yapmış kahveler içilmiş hoş, beş sohbet derken kız bi tuvalete gideyim demiş. Tuvalletteyken telefonun çaldığını duymuş teyzesine "teyzecim cevap verirmisin" diye seslenmiş ama teyzeden ses yok. Neyse kız koşmuş telefona cevap vermeye ama bakmış teyzeside yok ortalıkta. Neyse telefona yetişmiş son anda telefonda ki kızın babası "Kızım sınavın var diye üzülmeni istemedik ama dün akşam teyzeni trafik kazasında kaybettik....."
Yurttaki Cinler
Bu olay, 80'li yıllarda dilden dile dolaşıyordu. Gazi Kız Öğrenci Yurdu'nda bir grup kız, eğlence olsun diye cin çağırmaya karar vermiş. Bi odaya toplanıp başlamışlar seansa. Cin çağırmadaki en önemli husus da, cini geri göndermekmiş. Kızlarımız cini çağırıp bi güzel eğlenmişler. Hatta dalga falan bile geçmişler, gülmekten yerlere yuvarlananlar olmuş.
İşleri bitince cini göndermek istemişler ama cin gitmiyomuş. Saatlerce uğraşmışlar. Sonunda cin gitmiş. En azından öyle sanmışlar. Gece yarısından sonra ise katlardan tuhaf tuhaf gürültüler gelmeye başlamış. O aralarda da bi sapık hadisesi yaşanmışmış yurtta. Cin olayını bilmeyen diğer kızlar korku içinde gürültüleri yurt idaresine haber vermiş. Gene sapık geldi sanılmış ve yurt didik didik aranmış ama bi'şey bulunamamış. Herkes tekrar odasına çekilmiş. Ancak o tuhaf gürültüler hala devam ediyomuş. Bu kez polis çağırılmış. Bütün kızlar dışarı çıkarılıp bi de polis didik didik etmiş yurdu. Ama yine nafile. Hiiiç bi'şey bulunamamış.
Bu esrarengiz gürültüler durmuyomuş. Cin çağıran kızlar, olayı kendi aralarında konuşurlarken birisi, "Yaa yoksa bizim cin mi gitmedi mi, o çıkarıyo olmasın bu gürültüleri?" demiş. Aynı cini tekrar çağırmaya karar vermişler. Evet, gerçekten de önceki cin kendisiyle alay edildiği için gitmemiş ve cini kim çağırdıysa ancak o ikna edip gönderebilirmiş. Cini çağıran grubun başındaki kız panik olmuş. Çok da iyi bilmezmiş bu işleri. Ertesi gün bilenlerden cinlerle ilgili bi'şeyler öğrenerek cini göndermeye çalışmış. Ama o gürültüler durmamış. Cinin gidip gitmediği tam anlaşılamamış. Ancak o günlerde Gazi Yurdu'nun üst katlarından atlayarak intihar eden kızın, işte bu kız olduğu söyleniyormuş.
Amerika'da bir baba ve oğlu beraber bir karavan yolcuğuna çıkmışlar. Alternatif bir tatil yapmayı planlıyorlarmış. Belli bir yol güzergahı çizmedikleri için macera olsun diye anayoldan sapıp, dar bir yola girmişler. Bayağı bir yol gittikten sonra çöl gibi bir yere varmışlar. Etrafta in cin top oynuyormuş. Bu sırada adam benzinlerinin azaldığının farkına varmış. Hemen haritayı açıp en yakın yerleşim yerini aramışlar. Karavan bir süre daha gittikten sonra, benzin bittiği için yolda kalmış.
Baba kasabaya gidip benzin alıp geleceğini söylemiş. Ancak çocuk bulundukları yerden hiç hoşlanmamış. Babasına kendisini de götürmesi için yalvarmış. Ancak adam çocuğun onu yavaşlatacağını düşündüğü için, karavanın kapısını kilitleyeceğini ve kısa sürede döneceğini söyleyerek çıkmış. Cep telefonunu da çocuğa bırakmış. Çocuk korku içerisinde beklemeye başlamış. Bir saat geçip babası geri dönmeyince paniğe kapılmış. Bir zaman sonra, karavanın tavanından "pıt pıt pıt" diye sesler gelmeye başlayınca telefona sarılıp, eyalet polisini aramış. On dakika sonra kasaba şerifi karavana ulaşmış. Şerif ve yardımcıları kapıyı kırarak açmışlar. Çocuk dışarıya çıkar çıkmaz babasının kasabaya gittiğini, ama çok geç kaldığını nefes nefese anlatmaya başlamış.
Ama şerif çocuğa bakacağına karavanın altında durduğu ağaca bakıyormuş. Sonra yardımcısına "Çocuğu buradan uzaklaştırın" deyince, çocuk arkasını dönüp ağaca bakmış ve düşüp bayılmış. Meğer karavanın üzerine pıt pıt diye damlayan, ağacın dalına asılmış olan babasının kafasız cesedinden akan kanın sesiymiş
Balıkesir'deki bi kız lisesinde yatakhanenin birinde, kızları gece uyku tutmayınca birbirlerine hikayeler anlatmaya başlamışlar. Bunların çoğu da okullarına ait korkunç olaylarmış. Güya şeytan çok eski zamanlarda burada yaşayan bi ailenin fertlerine dadanmış ve onların ruhlarına giriyomuş. İnanışa göre şeytanın ayakları terstir ya, o insana da şeytan girince doğal olarak ayakları ters dönüyomuş. Aradan bi kaç saat geçmiş. Gruptakilerin uykusu gelince herkes yatağına gitmiş. Kızlardan biri accayip sıkışmış. Tuvalete gidecek ama anlatılanlardan epey bi korktuğu için gidemiyomuş. Alt ranzada yatan arkadaşını dürtüp uyandırmış. Diğer kız da bu hikayelerden en çok etkileneniymiş. Zaten zar zor uyuduğundan hiç kalkmak istememiş. Ancak arkadaşı ısrar edince onunla tuvalete gitmek zorunda kalmış. Arkadaşı tuvalete girince o da kapının önünde beklemeye başlamış.
Diğer kız tuvaletten çıktığında bi tuhaf bakıyomuş. Bizimki anlatılanların etkisiyle de olsa gerek direkt kızın ayaklarına bakmış. Bi de ne görsün! Arkadaşının ayakları ters dönmüş. Parmakları arka tarafa bakıyomuş. Kızcağız çığlık çığlık kaçmaya başlamış. Koşarken de ara sıra arkasına bakıyomuş. Tam bu sırada koridorda belletmen öğretmenle çarpışmış. Kız nefes nefese başına gelenleri anlatmış. Sonunda, "Hocam inanamıyorum, ayakları resmen ters dönmüştü" demiş. Öğretmen, "Benimkiler gibi mi yani?" diyerek ayaklarını göstermiş. Kız kafasını aşağı indirince belletmenin ayaklarının da 180 derece arkaya baktığını görmüş. Napsın kızcağız, bu manzarayla beraber oracıkta aklını yitirmiş.
Saçları Bembeyaz Yapan Hata..
Muğla'nın Milas kazasında orta yaşlı bir adam, bir gece rüya görmektedir:
Kendisi ölmüştür. Yıkarlar, kefenlerler ve mezara defnederler. Rüya çok net ve berraktır. Adam mezara konduktan ve üzeri örtüldükten sonra kapkaranlık bir yerde kalır. Bir müddet sonra sağ tarafından bir menfez açılır ve iki kişi girer. Bunlar kendilerinin münker ve nekir olduğunu söylerler. Kendisini alıp o menfezden geçirerek geniş bir sahaya, pazar gibi bir yere getirirler. Bir üzüm tezgahının basma geçirerek karşıdan gelen bir zata üzüm satmasını söylerler. Münker ve nekir de kendisinin sağ ve solunda muhafız gibi durarak satışa nezaret ederler. Kendisinin alış-verişte cüzî bir haksızlık yaptığını gören münker ve nekir hemen tezgahın basından alarak çok büyük bir kapının yanma getirirler. Kapı kale kapışı gibi çok büyüktür. Kapının yanına gelir gelmez kapı otomatik olarak açılır.
Rüya sahibinin o anda gördüğü manzara çok korkunçtur. Müthiş bir yangın ve içerisinde yanan insanlar vardır.İnsanlar bir taraftan yangın ve içerisinde yanan insanlar vardır, insanlar bir taraftan yanmakta; bir taraftan da derileri ve vücutları tazelenmektedir. Yanan insanların çıkardıkları feryatlara dayanılır gibi değildir.
Münker ve nekir adamı, meydanın tekrar ortasına getirirler. Kendisine: Cezanın orada gördüğü gibi yanarak mı, yoksa bir başka şekilde verilmesini mi, istediğini; hangisine razı olduğunu sorarlar. Adam gördüğü o müthiş yangında yanan insanların yanmasındaki cezaya razı olmayıp bir başka cezaya razı olduğunu söylemesi üzerine, birdenbire vücudunda binlerce derece bir hararetin baş gösterdiğini bütün dehşetiyle hisseder. Dayanılmaz bir ızdırap, çekilmesi mümkün olmayan acı ve azap başlamıştır. Avazı çıktığı kadar feryat ve figana başlar.
(Bu anda dönelim rüyanın geçtiği adamın evine, adam gerçekten avazı çıktığı kadar bağırmaya başlıyor, vakit gece yarısı, karısı uyanıyor, bitişik odadaki iki yetişkin oğlu uyanıyor. Konu-komşu duyup geliyor, adam bağırıyor, yanındakiler uğraşıyor, fakat bir türlü uyandıramıyorlar. Belki bir veya biraz daha fazla saat geçiyor bütün uğraşmalar nafile, adam uyanmıyor bir türlü.)
Dönelim gene rüya içine adamın hararetten yani içerisine düşen yangından bütün vücudu fokur fokur kaynıyor ve dayanılmaz bir hal alıyor. Feryatlar dayanılmaz şekilde... Bir müddet sonra münker ve nekir'in müdahalesiyle ceza tatbiki sona erdiriliyor. Ve adama deniliyor ki, “îşte gördün ve anladın ki ufak bir hatanın cezası bu. Şimdi seni tekrar hayata, dünyaya iade ediyoruz. Bundan soma yaşayışını buna göre tanzim et.”
Bu müsaadeden sonra rüya sahibi uyanır amma, simsiyah olan saçları da, bu rüyanın dehşetiyle bembeyaz olur.
Vakayı bize nakleden ve bu şahsı gören Avukat Fethi Ün'ün ifadesine göre, şimdi artık o, hayatım kılı kırk yararak geçirmekte, bundan sonraki menzili olan kabirde kendisine faydası olacak salih amellerin, güzel şeylerin peşinden gitmektedir.
İstanbul Kanı
Kış vakti İstanbul Boğazı...
Akşam olmuş fakat karanlık öyle keskin bir yıkımla bastırmış ki daha saat 6 olmasına karşın gece ile uykunuzun gelişi karşı konulamaz durumda.
Avrupa yakasından, Anadolu'ya, Kadıköy'e gitmek için o soğukta bir vapura biniyorsunuz. Kalın paltonuz içinde bile dondurucu rüzgardan korumasız olarak bırakılmış durumda vapurun üst katında arka tarafın kapalı bölümüne geçiyor ve dışarıya kıyasla cennet gibi sıcak olan burada atkınızı atıp rahat bir nefes alıyorsunuz.
Sağ tarafta öne bakan bir cam kenarı kestirip gözünüze oturuyorsunuz. Koşuşturmacalarla dolu günün uyuşturucu yorgunluğu hemen koltuğun üzerinde paltonuza gömülüp kendinizden geçmenize sebep oluyor.
Zaten olması gerekenden çok daha az yolcu ile giden vapurda kimseye aldırış etmeden bedeniniz o özlediğiniz uykunun kollarına dökülüyor.
Birkaç dakika kestiriyorsunuz vapur motorunun huzur veren ritmik sesiyle.
Birkaç dakika gün boyu yaşayacağınız en büyük hazzı yaşıyorsunuz.
Birkaç dakika ayrılıyorsunuz karanlık İstanbul'dan.
...
Rüyanızda garip bir tepe görüyorsunuz. Gri gökyüzü altında bir dokunuşta patlayacak bir sivilceyi andıran bu sarı tepenin üzerinde bir kara silüet size arkasını dönmüş anlamadığınız bir dilde mırıldanıyor.
Kamburu çıkmış ve hatta yarı çıplak bedeninde derisi zayıflıktan öyle kurumuş ki tüm kemikleri alenen belli oluyor. Ama duruşu hiç de zayıf değil. İçinde bir yerlerde büyük bir güç gizli olmalı diye düşünürken size doğru dönüyor ve o dövmeli bir firavunu andıran surat üzerine çakılı antik gözlerde yokluğun iç kaldırıcı derinliğini görüyorsunuz. Varlığında öyle eski ve öyle heybetli bir dehşet var ki çığlık atmak istiyorsunuz ve ağzınızı açtığınız halde hiçbir sesin yükselmediğini fark edince boğulur gibi olup zihninizin en derinlerindeki bu rüyadan öksürerek uyanıyorsunuz.
...
Yakınınızdaki yaşlı kadın size garip bir bakış attıktan sonra gözlerinizin onu bulmasını fark edip kafasını önüne eğiyor. Hayatınız boyunca vapurda gördüğünüz ender rüyalardan birinin bu hale bürünmesi iş yaşantınız ile üstünüze yüklenen stresin büyüklüğünün korkutucu boyutlara ulaştığınızı düşünmenize sebebiyet veriyor.
Ama aynı zamanda bir terapiste ihtiyacınız olduğunu kendinize itiraf edemiyorsunuz çünkü rüyadan çıkarken orada gördüğünüz şeyin size söylediği ve hala kulaklarınızda çınlayan uğursuz dizeler benliğinizi kaynar bir havuz edasıyla yakmakta, bütünen.
"İblis Molokh der berzah-ı İstanbul Mihabed"
Suratınızı ovuşturup kendinize gelmeye çalışırken Kadıköy'e yaklaştığınızı görüyorsunuz.
Vapurun önü iskeleye doğru, dalgaları yararak ilerlerken kafanızda rutin günlük izlenimlerinize ters bir durumla karışıyor. Adını koyamıyorsunuz ama ters bir şey var. Nedensiz bir arzuyla garip olanı çözmek için kafanızı rutin üzerinde yoğunlaştırıyorsunuz.
Herkese iyi akşamlar dile, Gökhan beye dileme, suratına boş boş bak, işten çık, Migros’un önünden dolmuşa bin, parayı tam uzat, Beşiktaş'a kadar yolu izle, Beşiktaş’ta in, akbil’i bas, sıra bekle, vapura bin, kendinle otur, çevrende karşı cinsten biri varsa bir ona bir de ufka bakmak suretiyle dalga kıranların sonuna kadar kes, dalga kıranların sonunda vapur yavaşlayıp dönünce ayağa kalk ve aşağı...
Yavaşlayıp dönünce?
Ama vapur yavaşlamadı ve dönmüyor! Dimdirek iskeleye ilerliyor! Kahretsin, vapur dönmedi. karanlık sularda bunun farkına bir tek sen vardın ve herkesin suratındaki baştan savma yumuşaklık sende büyük bir korkuya döndü. Göz kararı bir hata yapıyor yada bir rüya görüyor olamazsın çünkü ileride iskelede kenarlara kaçışan görevlileri görüyorsun.
Sert bir çarpışma olacağa benziyor ve ya yanındaki kalorifere tutunup sarsıntıyı bekleyeceksin yada önceden bir kez girmiş olduğun kaptan köşküne girip ne olup bitiyor bakacaksın.
Dürtülerin merakınla birlikte seni bir üst kattaki kamaraya yönlendiriyor. Koşar adımlarla arka taraftaki kantinin yanındaki girişten yukarıya kaptan köşküne çıkıyorsun. Gariptir ki arka taraftaki insanlar sanki olan bitenlerin farkındaymış gibi yerlerine çakılı sana bakıyor ve suratlarında yorgunluktan ziyade dehşetin belirtisi var.
Yarı açık kapı elinin vuruşuyla içeri savruluyor. Yerde yatan bir vücut görüp gayri ihtiyari olarak içeri sokuyorsun kendini.
Ve bir hata yapıyorsun.
İçeride dümenin yanında aniden kafasını sana çeviren rüyandaki ucube ve yerde kanlar içerisinde yatan dört üniformalı kişi görüyorsun.
Simsiyah gözler, bir cesedi andıran deri, garip makyaj ile parlayan buruşuk surat, yılanınkini andıran dar ağız, çenesinden göğsüne kadar inen kan lekeleri, eski Mısır’ı çağrıştıran dövmeler, sarı eski yelek ile şalvar, kafasında zor tutunuyor gibi duran kirden iplik gibi olmuş saçlar ve upuzun sert görünüşlü kanlı tırnaklar ile gerçekliği karşısında mideni bulandıran bir manzara. Sana bakıyor, ta ruhunun derinliklerine. Silinmez bir nefretle tanımlayamadığın bu durumdan yararlanacak ve senin de boğazını parçalayacak.
Rutin yaşamının bugüne kadar tanımladığı şeylerden uzak ve çocukluktan sonra unutturulmak zorunda bırakıldığın korku imgelerine yakın bu şey, o sonunu getirecek anda tüm benimsediklerini ters yüz eden varlığı ile zafer kazanmışçasına gülümsüyor sanki.
Mezar toprağını andıran kokusu tüm odada ve burun deliklerinden ciğerlerine nüfus ediyor. Tarif edilmesi zor bir büyü var sahnede. Onun o simsiyah antik gözleri yavaşça ortaları çizgili bal rengi yılan gözlerine dönüşmeye başlar ve ruhunu felç ederken vapur iskeleye biraz daha yaklaşıyor, kaptanın son vuruşlarını yapan kalbi köşkün zeminine biraz daha kan yolluyor, garip baharat kokusu yerdeki kanla birleşip odanın ortasında zafer ateşi dumanı gibi histerik bir tutku ile yükseliyor. Ucube bir adım sana yaklaşıp ağzını aralarken sarı ve iğneleri andıran dişleri ensenden aşağı soğuk bir hissin akmasına sebebiyet veriyor.
Adımları bir insana ait değil. Yeri çıplak ayaklarıyla her vuruşunda biraz daha kirletiyor, biraz daha lanetliyor gibi. Sanki vücuduna sürünen havaya yıkım bulaşıyor ve böylece her daim bedeni bir şeyleri kirletebiliyor onun da bundan zevk aldığı gibi.
O birkaç özenle vurulan ayak seslerinden önce, o bir anda olup biten dehşetengiz masal gözlerinin önünden kaymadan önce hatırladığın tek şey ucubenin sapık bir neşe ile gerilen dudakları ile ortaya çıkan kırmızı kanlı ağız.
Bir... iki... üç...
Üç saniye bile değil, üç kalp atışında bitti her şey. Kara cellabeler içinde biri seni odanın öteki ucuna uçuruyor sırtına yerleştirdiği bir tekme ile. Odanın içinde bir ilüzyon seyri sanki takip edemediğin vücut hareketleri. Bir dansçınınkileri andıran ve aynı kanlı ucube gibi yeri döven adımları; belinden bir kristal kadeh çıkarırcasına zarifçe çektiği keskin bıçağı yalayışı; hızla bıçağı boyayan kan.
Diğer yanda ise yılan gibi tıslayıp ellerini tehditkar bir pozisyonda kenarlara açan ve karşısında bıçağını yalayan bedeviyi görünce ölüm korkusuna benzer bir korku ile açılan gözler; kaptan köşkünün camından dışarı atlayıp karanlık boğaza kaçan kabus.
Üç kalp atışı..
Tahammül edemeyeceğin derecede gerçeklik dışı ve takipte sana acı verecek kadar hızlı gelişen bu karanlık rüyada avcının bir anda ava dönüşmesine tanık oldu gözlerin bedevi bıçağını camdan fırlayan ucubenin sırtına yollarken. Deriye saplanan bıçak ve ancak bir hayvandan çıkabilecek böğürtü ardından suya inen bir kütlenin çıkardığı ses. Suratı sarılı olduğu kara paçavralar ardından seçilemeyen bedevi, sırtındaki acının seni bir kere daha rüyalar diyarına götüreceği anda yine takipte zorlandığın ve bir film hilesini andıran uçuk hızı ile vücudunun üzerine kapaklandı, sol bileğini sıvadı ve ağzına götürüp gümüşi dişlerini batırmadan önce sıcak tenine şunları söyledi; “Behaab!”
|
|
|
|
|
13
|
Genel Kültür / Garip olaylar (+18) / Ynt: Efsaneler - Korku Hikayeleri - Hayaletler , Ruhlar vs...
|
: Aralık 24, 2007, 11:00:53 ÖS
|
|
KARABASAN
Ramazan ayinin ortalarındaydık. Ertesi gün oruç tutmak için sahura kalktım ve uykulu bir halde yemek yedikten sonra, henüz daha soğumayan sıcak yatağıma uzandım. Uykuya dalar gibi olmamla birlikte üzerimde bir ağırlık hissettim. Gözümü açtım ve hareket etme çabalarım sonuçsuz kaldığını gördüm. Yatağımın bulunduğu yerden yemek masasında yemek yiyen annemi görmeme rağmen bir türlü hareket edememem, beni çok şaşırtmıştı. Vücudumun hiç bir noktasını hareket ettiremememin yani sıra parmağımı bile kıpırdatamamam beni iyice telaşlandırdı. Çünkü daha önceden böyle bir olayla hayatim boyunca karsılaşmamıştım. Müthiş bir güç harcamama rağmen hareket edemiyordum ve avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Aman Allah'ım sesim de çıkmıyordu. Yaklaşık 3-4 metre uzakta olan anneme lütfen beni kurtar dercesine çırpınmalarıma karşı bir türlü kendimi fark ettiremiyordum. Artık dayanamayarak gözlerimi kapadım ve "Yeter artık ne zaman bitecek bu işkence? Yoksa ölecek miyim?" gibi düşüncelere dalarken, birden birinin elini omzumda hissettiğim anda üzerimdeki ağırlık bir anda yok oldu. Bağırarak gözlerimi korkuyla açtığımda omzundaki elin anneme ait olduğunu görmenin rahatlığıyla, yataktan sıçrayışımın sesi tüm ev halkını ayağa kaldırmıştı. Peki neydi o üstümdeki cisim? Bir insan uykuda olabilir ama gözleri açık asla...
Bu Hikaye Benim Başımdan geçmemiştir. Sadece Alıntıdır.
KAFALARI KOPMUŞ
İngiltere aniden bastıran sisiyle ünlüdür. Yine sisin yoğun olduğu bir gün kadının biri şehirlerarası bir yolda arabasıyla seyahat ediyormuş. Sabahın erken saatleriymiş. Sis yüzünden pür dikkat ve olabildiğince yavaş gidiyormuş. Derken yolun iki tarafında oldukça garip açıyla park etmiş iki araba görmüş. Önce tırsmış. Ama merakına yenik düşmüş ve arabasını biraz ileride güvenli bir yere çekmiş.
İhtiyatla ilk arabaya yaklaşmış. Her halinde savrularak durduğu belli olan otomobilin görünen bir hasarı yokmuş. Otomobilin etrafında dolaşan kadın şoför mahalinde yan koltuğa doğru yatmış bir adam olduğunu görmüş. Açık pencereden içeri uzanarak, adama seslenmiş. Yanıt alamamış. Bu arada farkında olmadan kapıyı tutunca eline yapışkan bir şey bulaşmış. Alacakaranlıkta eline bulaşan şeyin önce ne olduğunu anlayamamış, ama birden bire jeton düşmüş. Elindeki kanmış.
Panik içinde arabasına koşmuş. Son sürat en yakın yerleşim yerine gidip, polise durumu anlatmış. İngiliz polisi hemen harekete geçmiş. İki arabanın bulunduğu yere vardıklarında, olağanüstü tedbirler alarak arabalara aynı anda iki ekip halinde yaklaşmışlar. Biraz sonra her iki ekip lideri, polis müdürüne arabalarda kafası kopuk birer ceset olduğunu rapor etmişler.
Bir süre sonra cesetlere ait iki kafa bulunmuş. Kafaların her ikisi de darmadağan olmuş vaziyetteymiş. Otomobillerde ise hiç bir hasar yokmuş, cesetlerde başka bir darbe de. Kafalar ise kesici bir aletle kesilmemiş, güçlü biri ya da bir şey tarafından sanki bir serçe kafasıymış gibi çekip kopartılmışa benziyormuş. Polisler bu işin içinden bir türlü çıkamamış. Olaya İngiliz gizli polisi MI5 el koymuş.
MI5'da yeni kurulan seri katil araştırma birimi, olay mahalini didik didik incelemiş. İki gün sonra MI5 karargahına bu esrarengiz olay hakkında bir rapor ulaşmış. Dehşet verici bu olay, aslına basit bir trafik kazasıymış. Raporda olay şöyle anlatılıyormuş. Yoğun sise rağmen hız yapan iki sürücü de bellerine kadar sarkarak yolu daha iyi görmeye çalışıyorlarmış. Karşı yönlerden gelen bu iki otomobildeki sürücüler hızla gelen diğer otomobili çok geç farketmişler. Kafaları birbirine hızla çarpınca, ikisinin de kafası kopmuş
MEZARLIKTAKİ YANGIN
Su an 17 yasındayım ve olay bundan 3-4 sene evvel YASANMISTIR.
O yaz en büyük zevkimiz arkadaslarla gece asagı inmek idi ve hemen hemen indigimiz her gece birbirimize korku hikayeleri anlatırdık. Anlattıgımız hikayeler genelde kendi hayal ürünümüz olurdu fakat anlatırken sanki yasamış gibi anlatırdık ve kendi uydurdugumuz hikayeye o ortamın verdigi gerilimle kendimiz de inanır ve korkardık. Içimizde en çok hikaye anlatan Nedim diye bir arkadasımız idi. Nedim yasça bizden büyüktü ve bizi korkutmayı iyi başarıyordu açıkçası. Yine böyle bir gecede Nedim bize çok ilginç bir hikaye anlattı. Hikayeye göre bazi insanlar sebepsiz yere içlerinden gelen bir ateşle küle dönüsecek kadar yanıyorlarmis. Bu yanma o kadar çabuk gerçeklesiyomuşki, kendisini kurtarmaya zamanı olmuyormus kurbanın. Ayrıca bu olay kurban yalnızken gerçekleşiyormuş, yani görgü tanığı olmuyormuş hiçbir zaman. Bu anlattıgı hikaye ilginç olduğu kadar inandırıcı gelmemisti çogumuza. Fakat Nedim evinden getirdigi ansiklopedi de yazılanları bize gösterince tüylerimiz diken diken olmustu hepimizin. Bu olaylar gerçek yasanmıs olaylar olarak anlatılıyordu ansiklopedide kanıtları ile. O gece eve kosar adımlarla çıktım ve bütün gece gözlerime uyku girmedi. Ertesi gün ise belki hepimiz için hayatımızın en korkunç günü olmustu.
Gelen habere göre Nedim bir sokak arasında ölü bulunmustu ve isin ilginç yanı Nedim'in gömüldügü mezarlıkta 1 hafta sonra yangın çıkmıstı ve bütün mezarlar yok olmustur.Inanmayan arkadaslar eski gazeteleri karıstırabilirler. Tarih: 3 Eylül 1997, Mersin mezarlıgı orman tarafında onlarca mezar yanmıstır.
Adamin biri, bir cumartesi gecesi evine dönüyomus. Birden 15-16 yaslarinda sevimli bi kizin yolun kenarinda otostop yaptigini görmüs.
Adamin da ayni yaslarda iki kizi varmis. Hemen arabayi kizin yanina yanastirmis, "Gece yarisi böyle issiz bir yerde ne yapiyosunuz Allah askina? Bu saatte otostop mu yapilir?" demis. Kiz, "Uzun hikaye. Rica etsem beni evime götürür müsünüz? Buraya çok yakin. Bu iyiliginizi ömür boyu unutmam" diyerek arka koltuga oturmus. Kizin üzerinde cicili bicili, hos bir elbise varmis. Evinin adresini vermis.
Gerçekten de yakinmis ev. Adam eve vardiginda önünde durmus, "Iste geldik küçük hanim" diyerek arka koltuga dönmüs ama arkada hiç kimse yokmus. Gözlerine inanamamis tabi. Hemen arabasindan inip evin kapisini çalmis. Beyaz saçli, çok yorgun görünen yasli bi kadin açmis kapiyi. Adam heyecanla, "Bana inanmayacaksiniz ama yoldan küçük bi kiz aldim. Bana buranin adresini verdi ama tam geldigimizde... "
Yasli kadin adami susturmus, "Biliyorum, biliyorum" demis, "Sonra da ortadan kayboldu degil mi? Bu basimiza ilk defa gelmiyor. Her cumartesi aksami ayni sey olur..." Meger kiz bir cumartesi gecesi diskodan dönerken trafik kazasi geçirmis ve oracikta ölmüs. Simdi her cumartesi gecesi kazada öldügü yerden otostop yapip evine gelmek istiyomus ama bunu bugüne kadar basaramamis. Kadin bunlari anlatirken adamin gözü piyanonun üzerindeki kizin fotografina ilismis. Evet, kiz ayni kizmis ve üzerinde de ayni elbise varmis.
Mezbahadan et taşıyan bir tırın sabahın erken saatlerinde yüklenip bir an önce yola çıkması gerekiyormuş. İşe sabahın kör vakti gelen işçiler, tırı yüklemeye başlamışlar. Alelacele işi bitirmişler. Tırın şoförü arkadaki soğuk hava deposunun kapısı kapatılır kapatılmaz yola çıkmış. Ancak son eti çengele takmaya uğraşan işçinin içeride kaldığını kimse farketmemiş. Uyku sersemi olan işçi de başına gelen korkunç şeyi, ancak tır hareket edince farkedebilmiş. Tır hiç durmadan 8 saat yol alacağından, arkadaşları kaybolduğunu farketmezlerse donarak öleceği kesinmiş.
Bir süre duvarları yumruklamış ama sesini duyuramayacağını biliyormuş. Bir süre sonra üşümeye başladığından hareketleri yavaşlamış ve bir kenara çöküp ölümü beklemeye başlamış. Oturup kaçınılmaz sonunu beklemeye başlamış ve cebinden çıkardığı kağıt kaleme yazmaya başlamış. 1. saat: çok üşüyorum; 2. saat: her yerim uyuşuyor; 3. saat: ayaklarımı hissetmiyorum; 4. saat: donarak ölmek istemiyorum, kalemi tutucak gücüm kalmadı, ellerim dondu...
Tır etleri teslim edeceği yere geldiğinde şoförü dondurucunun kapısını açınca içerisinin soğuk olmadığını farketmiş. Sabah yola çıkarken aceleden dondurucuyu çalıştırmadığını hatırlayan şoför, lanetler okurken köşede büzülmüş yatan işçiyi görmüş. Adamın uyuyakaldığını sanan şoför, işçiyi sarstığı halde uyandıramamış.
Polis olaya el koymuş, şoför tutuklanmış. Bir müddet sonra adli tabip raporunda işçinin ölüm nedeni vücut ısısının hızla düşüşü olduğu açıklanınca temize çıkmış. Meğerse talihsiz işçi psikolojikmen ölmüş
Olay 1999 yazında gerçekleşmişti. Ben bu tarihte Erdek'te bir otelin barında çalışıyordum. Bu nedenle geceleri geç yattığım için öğlen kalkıyordum. Yine böyle gece geç saatlere kadar çalıştığım bir günün ertesi;öğlen saat 4 gibi kalktım ve her zaman yemek yediğim yer olan otelin karşısındaki büfeye gittim. Orada otelin güvenliklerinden biriyle karşılaştım ve beraberce bir masaya oturduk. Yemeğimizi yerken yanımıza benim arkamdan biri yanaştı ve aynen şu cümleyi söyledi: -"falına bakmamı ister misin?" Ben bu lafın bana söylenmediğini düşünerek tostumu yemeğe devam ederken.Sesinden kadın olduğunu anladığım o şahıs aynı soruyu tekrarladı: -"falına bakmamı ister misin?" Bunun üzerine dayanamayıp arkamı döndüm. Ben de herkes gibi, döndüğümde o tipik falcı kılığındaki birini göreceğimi sandığımdan hızlı ve sinirli bir dönüş yaptım ki bunun bir diğer nedeni o güne kadar fala inanmıyor olamamdı. Kadınla göz göze geldik ve kadın az önce sorduğu soruyu benim ona herangi bir şey söylememe fırsat vermeden yineledi: -"falına bakamamı istermisin?" Ben de üzerimde neden olduğunu bilmediğim o bir anlık şaşkınlığı atarak hızlı bir şekilde “hayır” diyerek arkamı döndüm .Bunun üzerine yanımdaki güvenlik arkadaşımın kadına "benim falıma bak"dediğini duydum. “Duydum” diyorum çünkü o 3-5 saniye arası sanki yaşanmamış gibi geliyordu. Arkadaşım kolumu tutarak benim de baktırmamı parasını kendisinin vereceğini söyledi. Ben de gayri ihtiyari sanki bunu yapınca rahatlayacakmışım gibi kafamı olur anlamında salladım. İşte tam bu sırada falcı kadın arkadaşıma onun falına bakmayacağını söyledi ve benim yanıma gelerek sanki bir “Rıdvan”(cennetin bekçisi) gibi tepemde dikildi. Bunun üzerine ben de ne istediğini istediğinin para mı olduğunu sordum. Falcı kadın aynen şunları söyledi: -falına bakıcam! Ben de sanki bu bir oyunmuşçasına; "-niye"dedim. Kadın buz gibi donuk sesiyle “-çünkü az önce istediğini söyledin” dedi. Az önce kaynağını bilmediğim o -irkilme sebebim- gibi görünen kadın bana bir anda çekici gelmeye başladı. Ve aklımdan ““neden olmasın ki ne kaybedersin ki zaten”” denen o en tehlikeli düşünce geçti ve falcı kadına “TAMAM” dedim. Kadın hiç duraksamadan yanıma oturdu ve kafasını yere doğru eğerek bana sağ elimi uzatmamı söyledi. Ben de biraz yaramazlık olsun diye aklımdan sol elimi uzatmak geliyordu ki falcı kadının ağzından beynimdeki tüm kanı donduran şu sözler döküldü. “Sakın ha yanlış elini uzatmak gibi haylazca bir şey yapma.” İşte o an kendimi felç olmuş gibi hissettim. Oradan gitmek istiyordum ama mümkün değildi. Ayaklarım sanki yere mıhlanmış gibiydi. Ben bu korkuyla karışık durumda sağ elimi kadına uzattım. Kadın parmaklarımın arasına bir bezden sıktığı sıvıyı sürdü ve sağ elimi sol elimle kapattı. Ve sonra sanki bana acırmışçasına baktı. Ardından elimi açtı ve bir şeyler mırıldanmaya başladı. Bi an sustu ve bana kelimelerine hiç aralık vermeden şunları söyledi: “Bir kağıt alacaksın ve bu seni büyük bir topluluğun içine sokak, 3 gün içerisinde çok sevdiğin iki insanı kaybedeceksin. Şu an sıkıntıların var ama yarın bunların hepsi sona erecek. Annen çok uzaklardan bir haber alacak. Ve en son söylediği söz ise şuydu 2 abinden büyük olanı küçük olanından daha uzak bir yere gidip sizden ayrılacak. Olayın hikaye kısmını geçerek size o hafta olan olaylardan bahsdeyim.2 gün sonra üniversite sınav sonuç kağıdım geldi ve ben artık bir kalabalığın içinde olmaya hak kazanmıştım. Bundan bir gün sonra kuzenim intahar ettiği haberini aldık ve aynı gün dayım kalp krizinden öldü. Ortanca abim aniden askere gitmeye karar verdi ve diğer abim de üniversite için Avusturalya’ya gitti. Ben bu olayın üzerinden yaklaşık 3 yada 4 ay sonra tesadüfen tekrar Erdek'e gittim. Aklıma bu kadın geldi ve aramaya karar verdim. ancak tüm aramalarım boşa çıkmıştı ki. Son bir kez uğradığım benzin istasyonundakilere sorarken birisi bana o kadını tanıdığını ancak o kadının yaklaşık 3 sene önce öldüğünü söyledi. Benim o anki halini tarif edemiyeceğim için bu tarifi size bırakıyorum. Daha sonra adama olayı anlattım .Adamın bana inanmamış olduğunu anlasam da kadının yaşadığı yeri bilip bilmediğini sordum. Bana kadının evini tarif edebileceğini söyledi. Ben tarif doğrultusunda eve gittim. Ancak gittim yer bir ev değil harabeydi. Yanmış yıkık dökük içinde şarap içenlerin olduğu yıkıntı bir yerdi. Ben evin içine girdim biraz dolaştım içerde şarap içen insanlara böyle birini görüp görmediklerini sordum. Kimse görmediğini söyledi ben de ümidimi kesmiş evden tam ayrılacağım sırada az önce çıktığım merdivenlerin üstünde kadının benim elimin üstüne sıktığı bezi gördüm. Diyeceksiniz ki aynı bez olduğunu nerden biliyorsun. ÇÜNKÜ O GÜNDEN SONRA SAĞ ELİMDEKİ KOKU HİÇ ÇIKMADI.
Hikaye şöyle başlıyor......
Büyükbabam köyde oturduğu için köyde her zaman olan şey ahır veya ağıldır e bunlarıda otlatmak için bir çobana ihtiyaç vardır.
bir gün büyükbabam bir çoban almış yanına çobanda kamburmuş sen bu işi yapamazsın yaparım der demez büyükbabam bunu yanına almış.
iyimi hikaye şimdi başlıyor.büyükbabam bunu işe aldığının 7.gününde bu çoban rüyasında aynen şimdi anlatacaklarını görmüş..
7 tane CİN bizim evin tam ortasında "ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA" diye kendi kendilerine oynuyorlarmış.Bizim çobanda onlarla beraber oyuna katılıp çarşambadır çarşamba diye oynamış cinlerin arasından birisi demişki "Bu bizim sözümüzü dinliyor buna bir iyilik yapalım" demiş.Diğer cinlerde tamam der demez cinlerden biri bu çobanın kamburunu düzeltmiş.Düzeltir düzeltmez Çoban uykudan kan ter içerinde kalkıyor ve birde bakıyorki kamburu yok çok seviniyor tabi garibanım... kamburu yok oldu ya bunu anlatıyo işte büyükbabama ertesi gece bu çoban tekrar yatağına yatıyor aynı rüyayı tekrar görüyor fakat bu sefer CİNLER o günün perşembe olmasına rağmen yine "ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA DİYE oynuyorlarmış çoban yine girmiş aralarına ve aynen şöyle demiş "TAMAM DÜN ÇARŞAMBAYDI AMA BUGÜN PERŞEMBE HADİ PERŞEMBE DİYE OYNAYALIM DEMİŞ" CİNLER HİÇ ORALI BİLE OLMADAN YİNE "ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA" Diye oynamaya devam etmişler çoban iyice ısrar edince böyle yapalım diye cinlerden biri aniden "ADAMIN YANINA GELMİŞ VE DEMİŞKİ DEMEK SEN BİZİM DEDİĞİMİZİ DEMESSİN HA AL SANA BİR MAHLUK DEYİP TEKRAR ESKİ HALİNE YANİ KAMBUR HALİNE GETİRMİŞ" tabi sabah kalktığında da aynı eski haline dönmüş bu gerçek bir olay yani arkadaşlar ne bir rivayet nede bir efsane.....
Amerikan Adlî Tip Dernegi'nin ödül yemeginde baskan Don Harper Mills, San Diego'daki dinleyicilerini, aktardigi acayip bir ölüm olayindaki adlî komplikasyonlarla saskina çevirdi. Iste hikâye:
23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adli tabip, onun kafasindan yedigi kursunla öldügü sonucuna vardi. Müteveffa, 10 katli bir binanin tepesinden intihar niyetiyle asagi atlamisti. (Umutsuzlugunu, geride biraktigini bir notta açikliyordu.) 9. katin önünden geçerken pencereden gelen bir kursunla hayati sona ermisti. 8. kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmus bir ag bulundugunu, ne silahi çeken ne de müteveffa biliyordu. Kursun olmasaydi Opus'un intihar girisimi zaten basarili olamayacakti. Normal olarak, diye devam etti Dr. Mills, intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladigi gibi olmasa da, bunu eninde sonunda basarir... Opus'un 9 kat asagidaki kesin ölüm yolunda vurulmus olmasi, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat onun intihar girisiminin basarili olmayisi, savciyi elinde bir cinayet vakasi oldugu düsüncesine itti. Silahin patladigi 9. kattaki odada yasli bir adam ve karisi yasiyordu. Tartisiyorlardi ve adam kadini silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmisti ki tetigi çekti, mermi kadini iskalayarak pencereden disari yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A sahsini öldürmeye tesebbüs eder fakat B sahsini öldürürse, o B sahsini öldürmekten suçludur. Bu suçlamayla karsi karsiya kaldiginda, hem adam hem de kadin silahin dolu olmadigi konusunda kesinlikle emin olduklarini söylediler. Çünkü yasli adam uzunca bir süreden beri, bos silahla karisini korkutmayi aliskanlik haline getirmisti. Öldürme kasti yoktu. Böylece Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu, yani silah kazara doldurulmustu. Arastirmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklasik 6 hafta önce yasli çiftin oglunu, silahi doldururken gören bir tanik ortaya çikti. Anlasildigina göre, yasli kadin, oglundan mali destegini çekmisti ve babasinin onu silahla korkutma temayülünü bilen ogul, onun annesini vuracagini umarak silahi doldurmustu. Artik olay, oglun Ronald Opus cinayetinden sorumlu oldugu noktasina gelmisti. Tam bu sirada yeni bir 'viraj' çikti. Arastirmalara devam edilince, annesinin ölümünü bir türlü saglayamayisi sebebiyle oglun umutsuzlugunun arttigi anlasildi. Bu onu 23 Martta, 10 katli binanin tepesinden atlayarak intihar etmeye itmisti. Ancak ölümü planladigi gibi olmamisti; 9. katin önünden geçerken pencereden gelen kursunun kafasina isabet etmesi nedeniyle Ronald Opus'un hayati sona ermisti. Dosya intihar olarak kapatildi.
SEYTAN
Yil 1994 temmuz ayi cumartesi aksami.. Ben ve kardesim o aksam yemek yiyorduk ve aniden zil çaldi, kapiyi annem açti.Kapida olan kisiler arkadaslarimdi ve bizi asagiya çagiriyorlardi saat 10.00'na geliyordu sofradan kalkar kalkmaz asagiya indik arkadaslarimizla her gece korkunç hikayeler anlatirdik, (Gece dedim çünkü sabahlara kadar oturur hikayeler anlatir oyun oynardik) her kafadan bir hikaye çikardi ortaya ama birbirimizi korkutmak için yaris yapardik.O aksam herkez hikayesini anlattiktan sonra oyun oynamaya karar verdik, o zamanlar 11 yasindaydim ve saklanbaç oynamayi çok seviyordum. Ebe saymaya basladiginda herkes yerini almisti ve bende, tabiki ben o anki olacak olaylardan haberdar degildim, kim bilirdiki seytani karsimda görecegimi neyse konuya geçelim ben yerimde ebenin saymayi bitirmesini bekliyordum ebenin saydigi binanin yan tarafindaydim ebebin saymasi bitmedigi için sikintiya girmistim o, an arkami dönmemle dona kalmam bir olmustu simdi seytanla karsikarsiyaydim o herkesin bildigi gördügü bir tipten degildi (tabiki görenler için..) 2 metre boyu,yumrugum kadar iri ve kipkirmizi gözleri çatal biçiminde uzun asasi 2 adet iri buynuzlari ve üstünde siyah birseyi vardi ama ayaklari yoktu evet yanlis okumadiniz ayaklari yoktu adeta uçuyordu o, anda vücudum çözülü vermisti hemen bahçenin ortasindaki kuyunun arkasina saklanmistim ebe agladigimi duyunca hemen arkadaslara haber verdi bu seytani yakin arkadasimda görmüs ve oda çok korkmustu. (ismini vermeyecegim.) Ve bu olaylardan sonra her pisligin yaninda cinlerin olduguna saitlik ettim. Ertesi sabah seytani gördügüm yere geldik orada bulunan ev bombostu evin içinde bir el vardi ve sanki el bizi seyrdiyordu önce inanmadik sonrada banyoda gördük ev zemin kattaydi banyonun penceresinden içeri yumurta kartonu attik ve karton geri geldi ve bu olay bi kaç defa gerçeklesti ne zaman oraya gitsek üst kattakilerin kizini yerde baygin buluyorduk ve bu olaydan sonra bisey farkettimki ne zaman korkunç hikayeler anlatsak ozaman kötü seyler oluyordu ama anlatmayida seviyorduk. Bu yüzden siz siz olun sakin korkunç seylerden bahsetmeyin eger cinlerden bahsedecekseniz kötü varliklar diye konusun, bunu sakin unutmayin...
Abraham Lincoln ile John Fitzgerald Kennedy'nin yaşamları ve uğradıkları suikastlar, inanılmaz bir dizi olayla birbirlerine bağlıdır. Lincoln ilk defa 1846 yılında Kongre'ye seçildi. Kennedy ise tam 100 yıl sonra... 6 Kasım 1860'da Lincoln ABD'nin 16. başkanı seçildi; Kennedy ise 8 Kasım 1960'da 35. başkan oldu. Ölümlerinden sonra yerlerini alan yardımcılarının ikisinin de adları Johnson'du; Andrew Johnson 1808'de, Lyndon Johnson 1908'de doğmuştu. Lincoln'u vuran J.W.Booth 1838 yılında, Kennedy'nin katili Oswald ise 1939'da doğdu. İkisi de güneyliydi ve mahkemeye çıkartılamadan vuruldular. İkisi de cinayeti bir tiyatro binasında işleyip, daha sonra bir ahıra kaçtılar. Suikast gününde Lincoln bir korumasına, "Benim canımı almak isteyen bir adam var. Başaracağından kuşkum yok. Olacağı varsa önüne geçilemez." demişti. Kennedy ise eşine ve yardımcısı O'Donnel'a, "Biri beni bir tüfekle bir pencereden vurmak isterse kimse onu durduramaz. Bu yüzden niçin kendimi üzeyim?" demişti. Lincoln ve Kennedy insan haklarını savunmalarıyla tarihe geçtiler; ikisi de bir cuma günü kafalarının arkasından vuruldular ve eşleri de yanlarındaydı. Lincoln Ford Tiyatrosu'nda vuruldu; Kennedy ise Ford Motor Şirketi tarafından yapılan bir arabada hayatını kaybetti. Başka bir ilginç tesadüf ise Kennedy'nin Evelyn Lincoln adlı bir sekreteri olması ve Kennedy'ye Dallas'a gitmemesi için ısrar etmesiydi. Lincoln'un sekreterinin ismi de aynıydı...
Ölünün altın dişleri Ben Gaziantep/Nizip ilçesinde oturuyorum.Tarih yaklaşık olarak 1993-1994.Ben evden kaçmaya karar verdim cebimde param olmadığı için yola çıkıp otostop yaptım. Adana'ya kadar bir kamyonla gittim, tek amacım Ankaraya ulaşmaktı. Adana'nın içinde gezerken bir arkdaşa rastladım o da benim gibi evde kaçmıştı. Onla tanıştık tan sonra onunda ismini Coşkun olduğunu öğrendim. Adaşıma durumumu izzah ettim onunda durumu benden farksız değildi. Uyumak için bana camiyi teklif etti. Yatsı namazı herkes namaz kılarken bizde en arka sırada yerimizi aldık. Herkes secde ettiğinde adaşım bana dik dik duran halıları gösterdi. Cemaat yine secde ettiğinde biz kaçtık ve o halıların arasına gizlendik. Namaz bitti herkes evine dağıldı hoca kapıyı kitledi. Biz tekrar halıların arasından çıkıp rahat rahat uyumaya başladık, sabah namzında aynı şekilde çıkarız diye düşünüyorduk. Gece saat iki, iki buçuk arası kapıta bir tıkırtı duyuldu biz hemen halıların arasındaki yerimizi aldık. İçeriye bir tabut bıraktı ve gittiler üzerinde bir yabancı yazı yazılıydı. Arkadaşım tabutu açmamızı teklif etti tabi ben bu işe karşı çıktımsada dinlemedi. Caminin içinde tabudu açmak için birşeyler ararken hocanın tamirat için kullandığı içinde çivi, kelpeten, çekiç olan ahşab bir kutu bulduk ve onla tabutu açtık ve tabutta bir bayan cesedi olduğunu gördük. Arkadaşım ağzına baktığında üç tane altın dişi olduğunu gördü ve onları çekmeye başladığında ben çok korkmuştum. Sen bana güvenmiyorsun diye altın dişleri bana verdi ve yarın o dişleri satıp karnımızı doyurup ve yol parası yapacaktık. Kendisi uyudu ben korkudan uyuyamadım. Sabah namazı hoca geldi ve biz tabi halının arasındaki yerimizi almıştık. Hoca geçerken cübbesi tabudun kapağına takılıp ve tabudun kapağı yere düştü bu esnada arkadaşım fırlayıp dışarı kaçtı ben kaçacağım sırada hoca aniden kapıyı kapattı. Hoca caminin içnde beni kovaldığı yerde açık bir kapı buldum ve içeri girdim oysaki o kapı minarenin kapısıymış. Yukarı tırmanırken hocada arkamdan geliyordu. Şerefeye çıktığımızda hoca aniden beni yakalayacağı yerde ben dengemi kaybedip minareden aşağı düştüm. Uyanımdığımda karyoladan düşyüğümü farkettim. Uyandığımda ise cebimde 3 tane altın dişin alduğunu farekttim. O dişleri cebimdem çıkartıp anneme gösterdiğimde, o dişlerin babannneme ait olduğunu öğrendim. Fakat o dişlerin hala nasıl cebime girdiğini anlamış değilim.
Sonu olmayan bir yolculuk
14 yaşımdayken bir gün İsviçre'de arkadaşlarla cin çağıralım dedik ve bu konu hakkında bir sürü bilgi edindik. Yaklaşık 1 hafta sonra ilk seansı denedik ve başarılı olduk. Bu seanslar çok heyecanlı olmaya başladı ve biz bunu sürekli tekrarladık... Ben bu konuyla arkadaşlarımdan daha fazla ilgilendiğim için onlara daha da yakınlaşmak istedim! Önceleri başarılı olamadım ve cinlere inancım azaldı, derken 15 yaşlarımda bu olayları rüyamda yaşamaya başladım ve gerçek hayata geçti. Yavaş yavaş sevmediğim insanlara küçük zararlar gelmeye başladı. Artık birşeyler olmadan önce, hissedebiliyordum buda beni çok mutlu ediyordu ve ben gittikçe kendimi onların yanında hissetmeye başladım! 16 yaşımda Türkiye'ye temelli dönüşümde onlar da benimleydi. Bu şekilde çok güzel ve ilginç yıllar geçirdim ve 18 yaşıma geldiğimde bir radyoda DJ'likle uğraşıyordum. Bir gece nöbeti sırasında yine yalnız değildim ama bu defa bunu hissetmek bana mutluluk vermiyordu aksine huzursuz olmaya ve boğulmaya başladım. Bir ses geçirmez stüdyo da ilginç bir şekilde birinin nefesini ensemde hissettim ve tüylerim ürperdi hatta ilk defa korktum! Tüm bunların yorgunluktan ve uykusuzluktan olabileceğini düşünerek mutfağa bir bardak su a | | |