TATbim
Banner Ağı
Bedava Reklam
www.tatbim.de
HOSTİNG
Web Hosting
RADYO HOSTİNG
www.jethost.de
Divx Forum
Divx Paylaşım
Türk Film Arşivi
www.dostkervani.net
Site Rehberi
Sitenizi Ekleyin
Hitiniz Artsın
www.yenilist.com
RADYODİLAN
24 Saat
Canlı Yayın
www.radyodilan.net
+ Forum TATbim » Genel Kültür » Garip olaylar (+18)
 Efsaneler - Korku Hikayeleri - Hayaletler , Ruhlar vs...

Kullanıcı Adı: Beni Hatirla
Şifre:
Sayfa: [1] 2 3
Konu: Efsaneler - Korku Hikayeleri - Hayaletler , Ruhlar vs...  (Okunma Sayısı 1248 defa) Seçenekler Arama
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
« : Aralık 24, 2007, 10:49:54 ÖS »
Oscar
Global Moderator
****

Teşekkür Puanı
-Verdiği Teşekkür: 0
-Aldığı Teşekkür: 28


Offline Offline

Mesaj Sayısı: 391

Ya Kral Olurum Ya Kural Koyarim...


Üyelik Bilgileri WWW
Efsaneler - Korku Hikayeleri - Hayaletler , Ruhlar vs...

Yatağın Altındaki Kız Kim? Bir trafik kazası olur. Genç bir kadın diğer bir genç kadının ölümüne sebep olur. Ama olan olmuştur. Kazada yara da almıştır. Hastaneye kaldırılır. Gece boyunca erkek kardeşi yanında kalmıştır. Kız hiç uyanmadan baygın bir halde uyurken erkek kardeşi de uykuya dalmıştır. Ama bir an bir sesle uyanan erkek kardeş gözlerine inanamamıştır. Çünkü ablasının yatağının altında bir kadın korkunç gözlerle ona bakmaktadır. Hemen kamerasına sarılan erkek kardeş bu kareyi çekip hastane yetkililerini çağırmıştır. Ama yetkililer gelene kadar kız yok olmuştur. Resim incelendikten sonra bu resimdeki kızın kaza sırasında ölen kız olduğu anlaşılır.







Bu olay, Marmara Üniversitesi Ingiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü 1993 yılında bitiren Dilek isimli bi kızın basından geçmis. (Böyle anlatılıyor, soyadı yok)

Dilek bi gün okuldan çıkmış, durakta minibüs bekliyomuş. Yalnız korkunç da yagmur yağıyomus bu arada. Kızın önüne bi araba yanaşmış. Iyi giyimli, temiz yüzlü bi genç, "Yanlış anlamayın n'olur. Ben de yakın zamana kadar ögrenciydim. Islanmayın, gelin ben sizi uygun bi yere kadar bırakayım" demis. Dilek kiz, basta biraz tereddüt etmis ama çocugun iyiniyetine inanmış ve arabaya binmis.

Yolda sohbet filan etmişler. Hoslanmışlar birbirlerinden. Çocuk, "Lütfen izin verin sizi evinize birakayım. Bakın yagmur da iyice hızlandı" demiş, Dilek kabul etmis tabi. Sohbet iyice koyulaşmış. Kızın evine gelmisler, bu arada telefon degiş tokuşu yapmayı da ihmal etmemisler. Dilek çok etkilenmis çocuktan. O hafta her telefon çaldıgında yüregi hop etmis, "Ay benimki mi arıyo?" diye telefona kosmus. Ama arayan olmamıs maalesef.
Dilek yüzünü kızartıp çocugu aramaya karar vermis, "Belki numaramı kaybetmiştir, n'olucak ki ben arasam" deyip kandırmış kendini. Telefonu ağlamaklı bi kadın sesi açmış. Meger teyze, bizim çocugun annesiymis ve hıçkıra hıçkıra, oglunun trafik kazasında öldügünü söylemiş. Anlattıklarından Dilek anlamıs ki, çocuk onu bıraktıktan 5 dakika sonra yapmıs kazayı. "Keske eve bıraktırmasaydım. Benim bunun sorumlusu" diyerek hemen kendini suçlamaya baslamış. Suçluluk duygusundan kurtulmak için teyzeden adresi almış, "En azından başsaglığına gideyim bari" diye düşünmüş. Ziyaret aglamaklı ve de yaslı geçmiş. Ayrılma vakti geldiginde iyice havaya giren kız, "Bana oglunuzdan bi hatıra verir misiniz? Onu gerçekten çok sevmistim" demis. Bunun üzerine anne içeriye gitmis, döndügünde elinde çocugun kaza günü üzerinde olan gömlek varmıs. Üstelik de hala kanlar içindeymis gömlek. Dilek çok kötü olmus, gömleğin niye saklandıgını ve niye ona verildigi anlamsızlığına rağmen yine de kadını kıramayıp almıs kanlı gömlegi. Ama eve gelir gelmez ilk işi gömleği yıkayıp, ütülemek olmuş. Bütün gece gömleğe baka baka, zır zır aglamış. Sürekli de, "Onu ben öldürdüm, onu ben öldürdüm" diye tekrar ediyomus kendi kendine. Artık ağlamaktan bi'tap düstügünde gömleği yastıgının altına koymuş ve yatmıs.
Sabah uyandıgında kendini daha iyi hissediyomus. Ama yastıgı kaldırdıgında bi de görmüs ki gömlek yine kanlar içinde. Inanamamış bu duruma. "Heralde dün o kafayla iyi yikayamadım" diyerek yeniden yıkamıs gömlegi. Ama ertesi sabah da hiç bi değisiklik yokmuş gömlekte, yine kanlar içindeymiş...

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

IŞIKLARI AÇMADIĞIN İÇİN MEMNUNMUSUN ?

Ingiltere'de okuyan iki Türk kızı yurttta aynı odada kalıyorlarmiş. Bi gece kızlardan biri arkadaşının evine ders çalışmak için gidecekmis.

Diğer kızla vedalaşıp çıkmış ama daha yurttan 100 metre falan uzaklaşmış ki ders kitaplarından birini unuttuğunu farketmiş. Odaya geri dönmüs tabiyatıyla. Kapıyı açtığında ışıkların kapalı olduğunu görmüs. "Banu yattı heralde" diye düşünüp ayaklarının ucuna basa basa karanlıkta kitabını aramış. Bulamayınca da, "Simdi kızcağızı rahatsız etmeyim, nasılsa arkadasımda aynı kitaptan var. İdare ederiz artık" deyip çıkıp gitmis. Ertesi sabah sınavdan sonra odasına döndüğünde bir de ne görsün! Oda baştan aşağı kan içinde! Arkadaşının vücudu da parçalar halinde oraya buraya dağıtılmış.

Duvarda da (muhtemelen kızın kanıyla yazılmış) bir yazı varmış:
"Aren't you glad, you didn't turn on the lights?"

(Işıkları açmadığın için memnun musun?)

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------


Adamın biri, bi cumartesi gecesi evine dönüyomuş. Birden 15-16 yaşlarında sevimli bi kızın yolun kenarında otostop yaptığını görmüş. Adamın da aynı yaşlarda iki kızı varmış. Hemen arabayı kızın yanına yanaştırmış, "Gece yarısı böyle ıssız bir yerde n'apıyosunuz Allah aşkına? Bu saatte otostop mu yapılır?" demiş.

Kız, "Uzun hikaye. Rica etsem beni evime götürür müsünüz? Buraya çok yakın. Bu iyiliğinizi ömür boyu unutmam" diyerek arka koltuğa oturmuş. Kızın üzerinde cicili bicili, hoş bi elbise varmış. Evinin adresini vermiş.

Gerçekten de yakınmış ev. Adam eve vardığında önünde durmuş, "İşte geldik küçük hanım" diyerek arka koltuğa dönmüş ama arkada hiç kimse yokmuş. Gözlerine inanamamış tabi. Hemen arabasından inip evin kapısını çalmış.

Beyaz saçlı, çok yorgun görünen yaşlı bi kadın açmış
kapıyı. Adam heyecanla, "Bana inanmayacaksınız ama yoldan küçük bi kız aldım. Bana buranın adresini verdi ama tam geldiğimizde..." Yaşlı kadın adamı susturmuş, "Biliyorum, biliyorum" demiş, "Sonra da ortadan kayboldu di'mi? Bu başımıza ilk defa gelmiyo. Her cumartesi akşamı
aynı şey olur...

"Meğer kız bi cumartesi gecesi diskodan dönerken trafik kazası geçirmiş ve oracıkta ölmüş. Şimdi her cumartesi gecesi kazada öldüğü yerden otostop yapıp evine gelmek istiyomuş ama bunu bugüne kadar başaramamış. Kadın bunları anlatırken adamın gözü piyanonun üzerindeki
kızın fotoğrafına ilişmiş. Evet, kız aynı kızmış ve üzerinde de aynı elbise varmış.


[/color]

Bir otomobil tamircisi ılık ilkbahar gecelerinden birinde evine giderken yolun kenarında bi araba ve arabanın başında da patlayan lastiği değiştirmeye çalışan iki güzel kız görmüş. Yardım amacıyla kenara yanaşmış. Ama istepne de patlakmış maalesef. Adam, "Bu saatte bunu tamir etmek imkansız. İyisi mi ben sizi evinize bırakayım, yarın bir çaresine bakarız" demiş. Evin önüne geldiklerinde kızlar adamı bi fincan kahve içmek için evlerine davet etmiş.

Ev, bi apartmanın 7. katında, hoş bi daireymiş. İstepneyle uğraşırken elleri kirlendiğinden eve girer girmez adam banyoya gidip ellerini yıkamış. Bu arada OMEGA marka
saatini de kolundan çıkarıp, aynanın önüne koymuş.

Kızlardan birinin, "Kahve hazır" diye seslendiğini duyunca hemen ellerini kurulayıp banyodan çıkmış. O aceleyle de OMEGA marka saatini çıkardığı yerde unutmuş. Kızların sohbeti çok keyifliymiş. Grup vaktin nasıl geçtiğini anlamamış. Sonunda adam geceyi kızların evinde geçirmiş.

Sabah da 7'de kalkıp işe gitmiş. Tamirhanesine vardığında saatini kızlarda bıraktığını farketmiş, "İyi bari, kızları tekrar görmek için bahane olur" diye düşünmüş.

Akşam iş bitimi saatini almak için kızların evine gelmiş ama kapıcı bahsettiği kızların artık o dairede yaşamadıklarını söylemiş. Bu iki talihsiz kız 3 hafta önce trafik kazası geçirip ölmüşlermiş meğer. Şu an da, adamın onları ilk gördüğü yere çok yakın olan bi mezarlıkta yatıyolarmış.

Tamirci duyduklarına inanamamış, "Nasıl olur? Ben dün
akşam evlerinde onlarla beraberdim" demiş. Kapıcı bunun imkansız olduğunu söyleyerek adamı, kapısı avukat tarafından mühürlenmiş dairenin önüne götürmüş.

Adam çok meraklanmış taabi. Ertesi gün avukata gidip durumu anlatmış ve beraberce kızların dairesine gelmişler.
Mühürü açıp içeri girmişler. Adam doğruca banyoya gitmiş. OMEGA marka saat aynanın önünde bıraktığı gibi duruyormuş.


[/color]

Pera Palasta Atatürk ün odasını ziyaret ettiniz mi? Giderseniz bakın orda bir halı varmış. 1930 larda zamanın Hindistan başkanı Atatürk e bir hediye vermek istemiş. Kahinine iyi bir hediye hazırlaması için emir vermiş. Kahin bir halı dokutmuş ve Atatürk e hediye etmiş. Bu halının çok ilginç bir deseni var.

Halının üzerinde bir saat var 09:07*de durmuş.(Atatürk ün beyin ölüm saati)ve etrafında 10 tane Kasım çiçeği..


[/color]

Olay 1974 yılında yapılan Kıbrıs Harekatı'nda yaşanmış. Savaş sırasında bir gün, bizim askerlerden birinin yanına bir başka Mehmetçik gelmiş. Biraz hoşbeşten sonra, ailesine ulaştırması için ona bir mektup vermiş. Bizimki, "Kardeşim savaştayız. Kimin ne olacağı belli değil ki. Belki sen gidersin de, ben kalırım" dese de diğer asker, sürekli, "Hayır sen gideceksin, ben kalacağım," diyormuş. Sonunda başa çıkamayınca razı olmuş. Mektubu götüreceğine söz vermiş. Bir daha o askeri görmemiş. Bi süre sonra da olayı unutmuş.

Savaştan yıllar sonra, askerlikle ilgili eşyalarını karıştırırken bir anda eline o mektup geçmiş. Verdiği sözü tutmamış olmanın rahatsızlığıyla hemen mektubun üzerindeki adrese doğru yola çıkmış. Giderken de, "Döndüyse kendisini görürüm, şehit olduysa ailesine başsağlığı dileyip mektubu veririm" diye aklından geçiriyormuş.

Sonunda evi bulup kapıyı çalmış. Kapıyı açan yaşlı teyzeye, Kıbrıs'ta birlikte savaştıkları oğullarından bir mektup getirdiğini, kendisiyle görüşmek istediğini söylemiş. Kadın şaşkınlık içinde adamı içeri buyur edip kocasının yanına götürmüş. Yaşlı adam olayı dinledikten sonra, "İyi de evladım, bizim Kıbrıs'ta savaşan bir oğlumuz yok ki" demiş. Ardından da diğer odaya gitmiş ve elinde bi fotoğrafla geri dönmüş. Resmi bizimkine göstererek, "Sana mektubu veren bu muydu?" diye sormuş. Bizim Kıbrıs gazisinin gözleri parlamış: "Evet, işte bu askerdi. Ama Kıbrıs'ta savaşan oğlunuz yok demiştiniz." Anne çoktan gözyaşlarına boğulmuşmuş bile. Baba ise başını sallayıp üzüntülü bi sesle, "Evet bu bizim oğlumuz. Ancak Kıbrıs'ta değil, yıllar önce Kore'de şehit oldu" demiş.


[/color]


Bir kadın evde tek başına yatıyormuş.O kadar çok hastaymış ki kalkıp telefona bile uzanamıyormuş, eşini aramak için.

Doktor o sırada hastahaneden evine yeni dönmüş.Bir çay yapmış kendine ve balkondan yağan yağmuru seyrediyormuş.Sokakta koşan 6-7 yaşlarında ki ufak kıza takılmış gözü.Ufak kız apartmana girmiş ve doktorun kapısını çalmış.Doktor şaşkınlıkla kapıyı açmış, karşısında üstü yağan yağmurdan sırıl sıklam olmuş ufak bir kız çocuğu duruyormuş.Doktorun sormasına izin vermden ufak kız çocuğu hemen söze atılır ve " Doktor Bey, annem çok hasta ölmek üzere, hemen gitmemiz gerek" der. Tutar doktorun elinden ve eve götürür.

Kapı çalar, kadın güçlükle yataktan kalkar ve kapıyı açar. Ufak kız ortadan kaybolmuştur. Doktor şaşırır, hasta kadına "Ben doktorum der. Ve içeri girip ilk muanesini yapar. Kadın doktoru eşi gönderdi sanır. Fakat şaşkındır, nasıl haberi olmuştu? Biraz konuşucak gücü bulunca doktora sorar: "Buraya nasıl geldiniz? der. Doktor olanları bir bir anlatır.Siyah kazaklı,kırmızı etekli ufak esmer bir kız beni getirdi, kızınızmış der. Kadın yorgun bedenini zorla yataktan kaldırır ve evet kızımdı der.

Köşedeki sandığı açar ve kızının kıyafetlerini oradan çıkarır. Sırılsıklam olmuştur elbiseler. Ve kadın kazağa sarılıp koklayarak ağlamaya başlar. 2 sene önce ağır bir hastalıktan öldü kızım der. Hasta kadın, ıslak elbiselere sarıllır ve " Teşekkürler kızım " der....


[/color]

Kurt adam ve vampir hikayesinin aslinda ingiltere den ciktigini biliyormusydunuz. Evt 1970 li yillarda adamin biri ismi bilinmeyen bir hastaliga kapilmis ve yasamasi icin devamli kan almasi lazim mis bunun icinde omru boyunca hastanede kalmak zorundamis bu olay basina gelen kiside dosktor kendisi ustelik.Neyse adamda yuzunde ve suratinda tuylenmeler baslamis ve yukaridan yan dislerininin ikisi hastaliktan dolayi kurt kopeklerindeki gibi uzamis artik doktorlar olecegini soylemisler ve sonunda geceleri disariya cikip insanlarin evlerine girip isiriyor ve kanlarini emiyormus ve bu olay gercekmis ve bir cok hikeye burdan yola koyularak uydurulmus.




Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini.. Sokağa çıkmıyordu. Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı..
Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa..
Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü,


kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar..
Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte.. İçeri girdi..
Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardım edebilirim" diye..
Nasıl bir gülümsemeydi o.. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı..
Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rast gele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Şu CD'yi bana sarar mısınız?.."
Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi.
Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı..
Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti.. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda..
Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi..
Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye.
Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan..
İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD Dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu yeni bulmuştu da..
Anne ağlıyordu.. "Duymadınız mı" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.."
Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda.. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı.. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü..
Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı..
İçinde bir CD vardı, bir de minik not..
"Merhaba.. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı.. Sevgiler.. Jacelyn!."
Anne bir paketi daha açtı.. Onda da bir CD ve bir not vardı..
"Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık.. Sevgiler.. Jacelyn!.."



Genç bi kız ailesinin evde olmadığı bi akşam arkadaşlarını davet etmiş. Kız kıza yemişler, içmişler, derken içlerinden biri “Hadi cin çağıralım” demiş. Ev sahibi kız da hiç inanmazmış böyle şeylere ama arkadaşlarına ayıp olmasın diye kabul etmiş. Harfler kesilmiş, fincan ortaya konmuş ve elele bir masanın etrafında daire olunup cin çağırma olayına girilmiş. Cin gelmiş gelmesine ama bizim kız hala fincanı arkadaşlarının ittiğini düşünüyomuş. Bi ara fincan hızlı hızlı harflere giderek şöyle demiş: “İçinizde bana inanmayan biri var. Yarın saat 4’te o kişiyle tavla oynamaya geleceğim!” Kızlar feci tırsmıslar ama ev sahibi kız hala dalgasındaymış işin. Saat çok geç olmadığı halde seans hemen bitirilmiş ve kızlar evlerine dağılmış.
Bizimki zaten o tür şeylere hiç inanmadığından cin olayını ertesi sabah unutmuşmuş bile. Öğlene doğru telefon çalmış. Arayan, kızın çok sevdiği, çok iyi anlaştığı teyzesiymiş, “Bugün içimde bi sıkıntı var, evdeysen bi ara sana uğruycam. Dertleşelim biraz” demiş. Kız da sevinmiş teyzesini görecek diye, “Hemen gel, ben de seni çok özledim” demiş.

Kız, teyzesini hakikaten dertli ve solgun görmüş. Hoşbeş etmişler ama teyze hala dalgınmış. Kız, “Teyzecim sen konuştukça daha kötü oldun, istersen başka bişey yapalım” demiş. Teyzesi de “O zaman tavla oynayalım. Ne zamandır seninle oynamadık. Kafam dağılır biraz” demiş. Kız tavlayı almaya giderken bi gece önceki olay aklına gelmiş, “Meğer benim teyzem cinmiş” deyip gülümsemiş.

Kızla teyzesi güle oynaya tavla oynarken bi ara teyze tuvalete gitmek için kalkmış. O içerdeyken telefon çalmış. Arayan kızın babasıymış. Adamcağız çok üzgün bi sesle konuşuyomuş: “Kızım teyzen öğlen bi trafik kazası geçirdi. Durumu çok iyi değildi ama Allahtan ümit kesilmez deyip sana haber vermedik ama az önce teyzeni kaybettik, başımız sağolsun…”




Balıkesir'deki bi kız lisesinde yatakhanenin birinde, kızları gece uyku tutmayınca birbirlerine hikayeler anlatmaya başlamışlar. Bunların çoğu da okullarına ait korkunç olaylarmış. Güya şeytan çok eski zamanlarda burada yaşayan bi ailenin fertlerine dadanmış ve onların ruhlarına giriyomuş. İnanışa göre şeytanın ayakları terstir ya, o insana da şeytan girince doğal olarak ayakları ters dönüyomuş.
Aradan bi kaç saat geçmiş. Gruptakilerin uykusu gelince herkes yatağına gitmiş. Kızlardan biri accayip sıkışmış. Tuvalete gidecek ama anlatılanlardan epey bi korktuğu için gidemiyomuş. Alt ranzada yatan arkadaşını dürtüp uyandırmış. Diğer kız da bu hikayelerden en çok etkileneniymiş. Zaten zar zor uyuduğundan hiç kalkmak istememiş. Ancak arkadaşı ısrar edince onunla tuvalete gitmek zorunda kalmış. Arkadaşı tuvalete girince o da kapının önünde beklemeye başlamış.

Diğer kız tuvaletten çıktığında bi tuhaf bakıyomuş. Bizimki anlatılanların etkisiyle de olsa gerek direkt kızın ayaklarına bakmış. Bi de ne görsün! Arkadaşının ayakları ters dönmüş. Parmakları arka tarafa bakıyomuş. Kızcağız çığlık çığlık kaçmaya başlamış. Koşarken de ara sıra arkasına bakıyomuş. Tam bu sırada koridorda belletmen öğretmenle çarpışmış. Kız nefes nefese başına gelenleri anlatmış. Sonunda, "Hocam inanamıyorum, ayakları resmen ters dönmüştü" demiş. Öğretmen, "Benimkiler gibi mi yani?" diyerek ayaklarını göstermiş. Kız kafasını aşağı indirince belletmenin ayaklarının da 180 derece arkaya baktığını görmüş. Napsın kızcağız, bu manzarayla beraber oracıkta aklını yitirmiş.



Köyün birinde genç bi kadın yalnız başına mısır tarlasında çalışırken, kolunu bi mısır kabuğu kesmiş. Kesik bayağı derinmiş. Kolunda şiddetli bi kanama başlamış. Kadıncağız da kan görmeye dayanamazmış. Hemen oracıkta, olduğu yere bayılıvermiş. Bir süre sonra ayılmış ve evine dönmüş.

Aradan epey bi zaman geçmiş. Kadının yarası kapanmış ama kolu şişmeye başlamış. Sürekli bi karıncalanma hissi varmış kesiğin olduğu yerde. Durum böyle olunca, kadını doktora götürmüşler. Doktor muayene etmiş ama bi'şey bulamamış. Kesiğin mikrop kaptığını, bunun sonucunda da deri altında iltihap oluştuğunu düşünerek, şiş bölgeyi kesip içindeki iltihabı akıtmaya karar vermiş. Şişkin yere neşteri vurmasıyla kadının kolundan binlerce minik akrep dışarı fırlamış. Tabii kadın oracıkta kafayı yemiş.
Meselenin aslı sonradan anlaşılmış. Meğer mısır tarlasında kadın baygınken bir akrep kadınının kesik koluna yumurtalarını bırakmış. Minik akrep yavruları da yumurtalarından çıkmış ve kadının kolunda gelişmeye başlamış. Gerisi de malum işte. Kadıncağız hala akıl hastanesinde, "Kolum şişti, kolum şişti" diye dolanıyomuş



14-15 yaşlarındaki bi kızda durup dururken hamilelik belirtileri başlamış: Karnı hafiften şişkinleşmiş, kusma nöbetleri geliyomuş, sabahları yataktan hasta gibi kalkıyomuş... Fakat kız annesine ısrarla böyle bi şeyin mümkün olamayacağını, çünkü hiç bi erkekle bu sonucu doğuracak kadar yakın temasta bulunmadığını iddia ediyomuş.
Fakat zaman geçtikçe hem karnı büyümeye devam etmiş, hem de diğer belirtilerde değişiklik olmamış. Annesi, “Bu yaşta... Allahım Allahım, kepazelik bu” dese de kız hala hamile olmadığını söylüyomuş. Sonunda anne küçük bi kasabada yaşıyor olmalarına rağmen çıkacak söylentileri göze alarak kızını hastaneye götürmüş. Ancak çekilen ultrasondan sonra kızın inkarlarında samimi olduğu anlaşılmış. Çünkü karnında son derece büyük boyutlara ulaşmış bi tümör tesbit edilince şişkinliğin ve diğer belirtilerin asıl sebebi ortaya çıkmış.

Vakit kaybetmeden, apar topar ameliyata alınmış taabi. Doktorlar rutin kabul edilen bu operasyon sırasında karnı açmışlar ve işte o an gördükleri manzara karşısında şok olmuşlar. Meğerse tümör sandıkları şey kocaman bi ahtapotmuş. Üstelik kıpır kıpırmış da hayvan, yani canlıymış.

Olayın aslı sonradan anlaşılmış. Kız üç-dört ay önce ailesiyle birlikte okyanus kenarındaki bi kasabada tatil yapmış. Ahtapot yumurtaları da mikroskobik boyutlarda olurmuş ve bunlardan doğal olarak okyanus sularında milyarlarca varmış. Kız muhtemelen yüzerken yuttuğu sularla beraber bu yumurtalardan da indirmiş mideye. İşte bunlardan biri de, milyonda bir görülecek biçimde de olsa, kızın vücudunun içinde yaşamayı, hatta büyüyüp gelişmeyi başarmış




Ve arkadaşımın başından geçen çok ilginç bi cin vakasını sizinle paylaşmak istedim.

"Bi akşam arkadaşla evlerimize gidiyoruz ve yolda giderken bize bi kedi saldırdı. Çok saçma olduğu bi gerçek ama gerçektende kedi üzerimize felan atlıyodu. Neyse hemen uzaklaştık tabi ordan ve evlerimize dağıldık. O akşam arkadaşın başından inanılmaz bi olay geçmiş ve bunu sabah hemen bana anlattı. Eve girdiğinde evde kimse yokmuş ve karnı acıktığı için mutfağa girmiş. Evleri en alt katta olduğu için camın önünde çok güzel bi sarı kedi duruyomuş.. Kediye biraz yiyecek bişeyler vermiş. O sırada elektrikler kesilmiş ve mum almak için salona gitmiş. Tam salona girerken oracıkta donakalmış. Salonda koltukta çırılçıplak çok güzel sarışın bi kız oturuyomuş. Yanına oturmasını söylemiş. Çok afedersiniz orada biraz sevişmişler. Ve arkadaşım onun sıcaklığını ve tenini hissettiğine yemin ediyordu. Neyse kız ayağa kalkmış ve elinden tutup banyoya götürmüş. Banyoda haliyle birleşmiş bunlar ve arkadaşım, yine çok afedersiniz tam boşalıcakken kendine gelmiş ve elinde tuttuğu kedi birden kaçıvermiş."

Bu hikayeyi anlatırken gözlerinden yaşlar akıyodu ve hala çok korkuyodu. Sonra bi hocaya gidiyolar ve cinlerin musallat olduğunu öğreniyolar. Tabi dualar okunuyor muskalar yapılıyor. İyiki arkadaş bu olaydan sağ salim kurtuluyor. Allah korusun kafayı yer insan.


« Son Düzenleme: Aralık 24, 2007, 11:18:30 ÖS Gönderen: Oscar » Logged
« Yanıtla #1 : Aralık 24, 2007, 11:00:53 ÖS »
Oscar
Global Moderator
****

Teşekkür Puanı
-Verdiği Teşekkür: 0
-Aldığı Teşekkür: 28


Offline Offline

Mesaj Sayısı: 391

Ya Kral Olurum Ya Kural Koyarim...


Üyelik Bilgileri WWW
Ynt: Efsaneler - Korku Hikayeleri - Hayaletler , Ruhlar vs...

KARABASAN

Ramazan ayinin ortalarındaydık. Ertesi gün oruç tutmak için sahura kalktım ve uykulu bir halde yemek yedikten sonra, henüz daha soğumayan sıcak yatağıma uzandım. Uykuya dalar gibi olmamla birlikte üzerimde bir ağırlık hissettim. Gözümü açtım ve hareket etme çabalarım sonuçsuz kaldığını gördüm. Yatağımın bulunduğu yerden yemek masasında yemek yiyen annemi görmeme rağmen bir türlü hareket edememem, beni çok şaşırtmıştı. Vücudumun hiç bir noktasını hareket ettiremememin yani sıra parmağımı bile kıpırdatamamam beni iyice telaşlandırdı. Çünkü daha önceden böyle bir olayla hayatim boyunca karsılaşmamıştım. Müthiş bir güç harcamama rağmen hareket edemiyordum ve avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Aman Allah'ım sesim de çıkmıyordu. Yaklaşık 3-4 metre uzakta olan anneme lütfen beni kurtar dercesine çırpınmalarıma karşı bir türlü kendimi fark ettiremiyordum. Artık dayanamayarak gözlerimi kapadım ve "Yeter artık ne zaman bitecek bu işkence? Yoksa ölecek miyim?" gibi düşüncelere dalarken, birden birinin elini omzumda hissettiğim anda üzerimdeki ağırlık bir anda yok oldu. Bağırarak gözlerimi korkuyla açtığımda omzundaki elin anneme ait olduğunu görmenin rahatlığıyla, yataktan sıçrayışımın sesi tüm ev halkını ayağa kaldırmıştı. Peki neydi o üstümdeki cisim? Bir insan uykuda olabilir ama gözleri açık asla...

Bu Hikaye Benim Başımdan geçmemiştir. Sadece Alıntıdır.


KAFALARI KOPMUŞ

İngiltere aniden bastıran sisiyle ünlüdür. Yine sisin yoğun olduğu bir gün kadının biri şehirlerarası bir yolda arabasıyla seyahat ediyormuş. Sabahın erken saatleriymiş. Sis yüzünden pür dikkat ve olabildiğince yavaş gidiyormuş. Derken yolun iki tarafında oldukça garip açıyla park etmiş iki araba görmüş. Önce tırsmış. Ama merakına yenik düşmüş ve arabasını biraz ileride güvenli bir yere çekmiş.

İhtiyatla ilk arabaya yaklaşmış. Her halinde savrularak durduğu belli olan otomobilin görünen bir hasarı yokmuş. Otomobilin etrafında dolaşan kadın şoför mahalinde yan koltuğa doğru yatmış bir adam olduğunu görmüş. Açık pencereden içeri uzanarak, adama seslenmiş. Yanıt alamamış. Bu arada farkında olmadan kapıyı tutunca eline yapışkan bir şey bulaşmış. Alacakaranlıkta eline bulaşan şeyin önce ne olduğunu anlayamamış, ama birden bire jeton düşmüş. Elindeki kanmış.

Panik içinde arabasına koşmuş. Son sürat en yakın yerleşim yerine gidip, polise durumu anlatmış. İngiliz polisi hemen harekete geçmiş. İki arabanın bulunduğu yere vardıklarında, olağanüstü tedbirler alarak arabalara aynı anda iki ekip halinde yaklaşmışlar. Biraz sonra her iki ekip lideri, polis müdürüne arabalarda kafası kopuk birer ceset olduğunu rapor etmişler.

Bir süre sonra cesetlere ait iki kafa bulunmuş. Kafaların her ikisi de darmadağan olmuş vaziyetteymiş. Otomobillerde ise hiç bir hasar yokmuş, cesetlerde başka bir darbe de. Kafalar ise kesici bir aletle kesilmemiş, güçlü biri ya da bir şey tarafından sanki bir serçe kafasıymış gibi çekip kopartılmışa benziyormuş. Polisler bu işin içinden bir türlü çıkamamış. Olaya İngiliz gizli polisi MI5 el koymuş.

MI5'da yeni kurulan seri katil araştırma birimi, olay mahalini didik didik incelemiş. İki gün sonra MI5 karargahına bu esrarengiz olay hakkında bir rapor ulaşmış. Dehşet verici bu olay, aslına basit bir trafik kazasıymış. Raporda olay şöyle anlatılıyormuş. Yoğun sise rağmen hız yapan iki sürücü de bellerine kadar sarkarak yolu daha iyi görmeye çalışıyorlarmış. Karşı yönlerden gelen bu iki otomobildeki sürücüler hızla gelen diğer otomobili çok geç farketmişler. Kafaları birbirine hızla çarpınca, ikisinin de kafası kopmuş


MEZARLIKTAKİ YANGIN

Su an 17 yasındayım ve olay bundan 3-4 sene evvel YASANMISTIR.

O yaz en büyük zevkimiz arkadaslarla gece asagı inmek idi ve hemen hemen indigimiz her gece birbirimize korku hikayeleri anlatırdık. Anlattıgımız hikayeler genelde kendi hayal ürünümüz olurdu fakat anlatırken sanki yasamış gibi anlatırdık ve kendi uydurdugumuz hikayeye o ortamın verdigi gerilimle kendimiz de inanır ve korkardık.
Içimizde en çok hikaye anlatan Nedim diye bir arkadasımız idi. Nedim yasça bizden büyüktü ve bizi korkutmayı iyi başarıyordu açıkçası. Yine böyle bir gecede Nedim bize çok ilginç bir hikaye anlattı. Hikayeye göre bazi insanlar sebepsiz yere içlerinden gelen bir ateşle küle dönüsecek kadar yanıyorlarmis. Bu yanma o kadar çabuk gerçeklesiyomuşki, kendisini kurtarmaya zamanı olmuyormus kurbanın. Ayrıca bu olay kurban yalnızken gerçekleşiyormuş, yani görgü tanığı olmuyormuş hiçbir zaman. Bu anlattıgı hikaye ilginç olduğu kadar inandırıcı gelmemisti çogumuza. Fakat Nedim evinden getirdigi ansiklopedi de yazılanları bize gösterince tüylerimiz diken diken olmustu hepimizin. Bu olaylar gerçek yasanmıs olaylar olarak anlatılıyordu ansiklopedide kanıtları ile. O gece eve kosar adımlarla çıktım ve bütün gece gözlerime uyku girmedi. Ertesi gün ise belki hepimiz için hayatımızın en korkunç günü olmustu.

Gelen habere göre Nedim bir sokak arasında ölü bulunmustu ve isin ilginç yanı Nedim'in gömüldügü mezarlıkta 1 hafta sonra yangın çıkmıstı ve bütün mezarlar yok olmustur.Inanmayan arkadaslar eski gazeteleri karıstırabilirler. Tarih: 3 Eylül 1997, Mersin mezarlıgı orman tarafında onlarca mezar yanmıstır.





Adamin biri, bir cumartesi gecesi evine dönüyomus. Birden 15-16 yaslarinda sevimli bi kizin yolun kenarinda otostop yaptigini görmüs.

Adamin da ayni yaslarda iki kizi varmis. Hemen arabayi kizin yanina yanastirmis, "Gece yarisi böyle issiz bir yerde ne yapiyosunuz Allah askina? Bu saatte otostop mu yapilir?" demis. Kiz, "Uzun hikaye. Rica etsem beni evime götürür müsünüz? Buraya çok yakin. Bu iyiliginizi ömür boyu unutmam" diyerek arka koltuga oturmus. Kizin üzerinde cicili bicili, hos bir elbise varmis. Evinin adresini vermis.

Gerçekten de yakinmis ev. Adam eve vardiginda önünde durmus, "Iste geldik küçük hanim" diyerek arka koltuga dönmüs ama arkada hiç kimse yokmus. Gözlerine inanamamis tabi. Hemen arabasindan inip evin kapisini çalmis. Beyaz saçli, çok yorgun görünen yasli bi kadin açmis kapiyi. Adam heyecanla, "Bana inanmayacaksiniz ama yoldan küçük bi kiz aldim. Bana buranin adresini verdi ama tam geldigimizde... "

Yasli kadin adami susturmus, "Biliyorum, biliyorum" demis, "Sonra da ortadan kayboldu degil mi? Bu basimiza ilk defa gelmiyor. Her cumartesi aksami ayni sey olur..." Meger kiz bir cumartesi gecesi diskodan dönerken trafik kazasi geçirmis ve oracikta ölmüs. Simdi her cumartesi gecesi kazada öldügü yerden otostop yapip evine gelmek istiyomus ama bunu bugüne kadar basaramamis. Kadin bunlari anlatirken adamin gözü piyanonun üzerindeki kizin fotografina ilismis. Evet, kiz ayni kizmis ve üzerinde de ayni elbise varmis.





Mezbahadan et taşıyan bir tırın sabahın erken saatlerinde yüklenip bir an önce yola çıkması gerekiyormuş. İşe sabahın kör vakti gelen işçiler, tırı yüklemeye başlamışlar. Alelacele işi bitirmişler. Tırın şoförü arkadaki soğuk hava deposunun kapısı kapatılır kapatılmaz yola çıkmış. Ancak son eti çengele takmaya uğraşan işçinin içeride kaldığını kimse farketmemiş. Uyku sersemi olan işçi de başına gelen korkunç şeyi, ancak tır hareket edince farkedebilmiş. Tır hiç durmadan 8 saat yol alacağından, arkadaşları kaybolduğunu farketmezlerse donarak öleceği kesinmiş.

Bir süre duvarları yumruklamış ama sesini duyuramayacağını biliyormuş. Bir süre sonra üşümeye başladığından hareketleri yavaşlamış ve bir kenara çöküp ölümü beklemeye başlamış. Oturup kaçınılmaz sonunu beklemeye başlamış ve cebinden çıkardığı kağıt kaleme yazmaya başlamış. 1. saat: çok üşüyorum; 2. saat: her yerim uyuşuyor; 3. saat: ayaklarımı hissetmiyorum; 4. saat: donarak ölmek istemiyorum, kalemi tutucak gücüm kalmadı, ellerim dondu...

Tır etleri teslim edeceği yere geldiğinde şoförü dondurucunun kapısını açınca içerisinin soğuk olmadığını farketmiş. Sabah yola çıkarken aceleden dondurucuyu çalıştırmadığını hatırlayan şoför, lanetler okurken köşede büzülmüş yatan işçiyi görmüş. Adamın uyuyakaldığını sanan şoför, işçiyi sarstığı halde uyandıramamış.

Polis olaya el koymuş, şoför tutuklanmış. Bir müddet sonra adli tabip raporunda işçinin ölüm nedeni vücut ısısının hızla düşüşü olduğu açıklanınca temize çıkmış. Meğerse talihsiz işçi psikolojikmen ölmüş



Olay 1999 yazında gerçekleşmişti. Ben bu tarihte Erdek'te bir otelin barında çalışıyordum. Bu nedenle geceleri geç yattığım için öğlen kalkıyordum. Yine böyle gece geç saatlere kadar çalıştığım bir günün ertesi;öğlen saat 4 gibi kalktım ve her zaman yemek yediğim yer olan otelin karşısındaki büfeye gittim. Orada otelin güvenliklerinden biriyle karşılaştım ve beraberce bir masaya oturduk. Yemeğimizi yerken yanımıza benim arkamdan biri yanaştı ve aynen şu cümleyi söyledi:
-"falına bakmamı ister misin?"
Ben bu lafın bana söylenmediğini düşünerek tostumu yemeğe devam ederken.Sesinden kadın olduğunu anladığım o şahıs aynı soruyu tekrarladı:
-"falına bakmamı ister misin?"
Bunun üzerine dayanamayıp arkamı döndüm. Ben de herkes gibi, döndüğümde o tipik falcı kılığındaki birini göreceğimi sandığımdan hızlı ve sinirli bir dönüş yaptım ki bunun bir diğer nedeni o güne kadar fala inanmıyor olamamdı. Kadınla göz göze geldik ve kadın az önce sorduğu soruyu benim ona herangi bir şey söylememe fırsat vermeden yineledi:
-"falına bakamamı istermisin?"
Ben de üzerimde neden olduğunu bilmediğim o bir anlık şaşkınlığı atarak hızlı bir şekilde “hayır” diyerek arkamı döndüm .Bunun üzerine yanımdaki güvenlik arkadaşımın kadına "benim falıma bak"dediğini duydum. “Duydum” diyorum çünkü o 3-5 saniye arası sanki yaşanmamış gibi geliyordu. Arkadaşım kolumu tutarak benim de baktırmamı parasını kendisinin vereceğini söyledi. Ben de gayri ihtiyari sanki bunu yapınca rahatlayacakmışım gibi kafamı olur anlamında salladım. İşte tam bu sırada falcı kadın arkadaşıma onun falına bakmayacağını söyledi ve benim yanıma gelerek sanki bir “Rıdvan”(cennetin bekçisi) gibi tepemde dikildi. Bunun üzerine ben de ne istediğini istediğinin para mı olduğunu sordum. Falcı kadın aynen şunları söyledi:
-falına bakıcam!
Ben de sanki bu bir oyunmuşçasına;
"-niye"dedim.
Kadın buz gibi donuk sesiyle
“-çünkü az önce istediğini söyledin” dedi.
Az önce kaynağını bilmediğim o -irkilme sebebim- gibi görünen kadın bana bir anda çekici gelmeye başladı. Ve aklımdan ““neden olmasın ki ne kaybedersin ki zaten”” denen o en tehlikeli düşünce geçti ve falcı kadına “TAMAM” dedim.
Kadın hiç duraksamadan yanıma oturdu ve kafasını yere doğru eğerek bana sağ elimi uzatmamı söyledi. Ben de biraz yaramazlık olsun diye aklımdan sol elimi uzatmak geliyordu ki falcı kadının ağzından beynimdeki tüm kanı donduran şu sözler döküldü.
“Sakın ha yanlış elini uzatmak gibi haylazca bir şey yapma.”
İşte o an kendimi felç olmuş gibi hissettim. Oradan gitmek istiyordum ama mümkün değildi. Ayaklarım sanki yere mıhlanmış gibiydi. Ben bu korkuyla karışık durumda sağ elimi kadına uzattım. Kadın parmaklarımın arasına bir bezden sıktığı sıvıyı sürdü ve sağ elimi sol elimle kapattı. Ve sonra sanki bana acırmışçasına baktı. Ardından elimi açtı ve bir şeyler mırıldanmaya başladı. Bi an sustu ve bana kelimelerine hiç aralık vermeden şunları söyledi:
“Bir kağıt alacaksın ve bu seni büyük bir topluluğun içine sokak, 3 gün içerisinde çok sevdiğin iki insanı kaybedeceksin. Şu an sıkıntıların var ama yarın bunların hepsi sona erecek. Annen çok uzaklardan bir haber alacak. Ve en son söylediği söz ise şuydu 2 abinden büyük olanı küçük olanından daha uzak bir yere gidip sizden ayrılacak.
Olayın hikaye kısmını geçerek size o hafta olan olaylardan bahsdeyim.2 gün sonra üniversite sınav sonuç kağıdım geldi ve ben artık bir kalabalığın içinde olmaya hak kazanmıştım. Bundan bir gün sonra kuzenim intahar ettiği haberini aldık ve aynı gün dayım kalp krizinden öldü. Ortanca abim aniden askere gitmeye karar verdi ve diğer abim de üniversite için Avusturalya’ya gitti. Ben bu olayın üzerinden yaklaşık 3 yada 4 ay sonra tesadüfen tekrar Erdek'e gittim. Aklıma bu kadın geldi ve aramaya karar verdim. ancak tüm aramalarım boşa çıkmıştı ki. Son bir kez uğradığım benzin istasyonundakilere sorarken birisi bana o kadını tanıdığını ancak o kadının yaklaşık 3 sene önce öldüğünü söyledi. Benim o anki halini tarif edemiyeceğim için bu tarifi size bırakıyorum. Daha sonra adama olayı anlattım .Adamın bana inanmamış olduğunu anlasam da kadının yaşadığı yeri bilip bilmediğini sordum. Bana kadının evini tarif edebileceğini söyledi. Ben tarif doğrultusunda eve gittim. Ancak gittim yer bir ev değil harabeydi. Yanmış yıkık dökük içinde şarap içenlerin olduğu yıkıntı bir yerdi. Ben evin içine girdim biraz dolaştım içerde şarap içen insanlara böyle birini görüp görmediklerini sordum. Kimse görmediğini söyledi ben de ümidimi kesmiş evden tam ayrılacağım sırada az önce çıktığım merdivenlerin üstünde kadının benim elimin üstüne sıktığı bezi gördüm. Diyeceksiniz ki aynı bez olduğunu nerden biliyorsun.
ÇÜNKÜ O GÜNDEN SONRA SAĞ ELİMDEKİ KOKU HİÇ ÇIKMADI.



Hikaye şöyle başlıyor......

Büyükbabam köyde oturduğu için köyde her zaman olan şey ahır veya ağıldır e bunlarıda otlatmak için bir çobana ihtiyaç vardır.

bir gün büyükbabam bir çoban almış yanına çobanda kamburmuş sen bu işi yapamazsın yaparım der demez büyükbabam bunu yanına almış.

iyimi hikaye şimdi başlıyor.büyükbabam bunu işe aldığının 7.gününde bu çoban rüyasında aynen şimdi anlatacaklarını görmüş..

7 tane CİN bizim evin tam ortasında "ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA" diye kendi kendilerine oynuyorlarmış.Bizim çobanda onlarla beraber oyuna katılıp çarşambadır çarşamba diye oynamış cinlerin arasından birisi demişki "Bu bizim sözümüzü dinliyor buna bir iyilik yapalım" demiş.Diğer cinlerde tamam der demez cinlerden biri bu çobanın kamburunu düzeltmiş.Düzeltir düzeltmez Çoban uykudan kan ter içerinde kalkıyor ve birde bakıyorki kamburu yok çok seviniyor tabi garibanım... kamburu yok oldu ya bunu anlatıyo işte büyükbabama ertesi gece bu çoban tekrar yatağına yatıyor aynı rüyayı tekrar görüyor fakat bu sefer CİNLER o günün perşembe olmasına rağmen yine "ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA DİYE oynuyorlarmış çoban yine girmiş aralarına ve aynen şöyle demiş "TAMAM DÜN ÇARŞAMBAYDI AMA BUGÜN PERŞEMBE HADİ PERŞEMBE DİYE OYNAYALIM DEMİŞ" CİNLER HİÇ ORALI BİLE OLMADAN YİNE "ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA ÇARŞAMBADIR ÇARŞAMBA" Diye oynamaya devam etmişler çoban iyice ısrar edince böyle yapalım diye cinlerden biri aniden "ADAMIN YANINA GELMİŞ VE DEMİŞKİ DEMEK SEN BİZİM DEDİĞİMİZİ DEMESSİN HA AL SANA BİR MAHLUK DEYİP TEKRAR ESKİ HALİNE YANİ KAMBUR HALİNE GETİRMİŞ" tabi sabah kalktığında da aynı eski haline dönmüş bu gerçek bir olay yani arkadaşlar ne bir rivayet nede bir efsane.....



Amerikan Adlî Tip Dernegi'nin ödül yemeginde baskan Don Harper Mills, San Diego'daki dinleyicilerini, aktardigi acayip bir ölüm olayindaki adlî komplikasyonlarla saskina çevirdi. Iste hikâye:

23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adli tabip, onun kafasindan yedigi kursunla öldügü sonucuna vardi. Müteveffa, 10 katli bir binanin tepesinden intihar niyetiyle asagi atlamisti. (Umutsuzlugunu, geride biraktigini bir notta açikliyordu.)
9. katin önünden geçerken pencereden gelen bir kursunla hayati sona ermisti.
8. kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmus bir ag bulundugunu, ne silahi çeken ne de müteveffa biliyordu. Kursun olmasaydi Opus'un intihar girisimi zaten basarili olamayacakti.
Normal olarak, diye devam etti Dr. Mills, intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladigi gibi olmasa da, bunu eninde sonunda basarir... Opus'un 9 kat asagidaki kesin ölüm yolunda vurulmus olmasi, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat onun intihar girisiminin basarili olmayisi, savciyi elinde bir cinayet vakasi oldugu düsüncesine itti.
Silahin patladigi 9. kattaki odada yasli bir adam ve karisi yasiyordu. Tartisiyorlardi ve adam kadini silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmisti ki tetigi çekti, mermi kadini iskalayarak pencereden disari yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A sahsini öldürmeye tesebbüs eder fakat B sahsini öldürürse, o B sahsini öldürmekten suçludur.
Bu suçlamayla karsi karsiya kaldiginda, hem adam hem de kadin silahin dolu olmadigi konusunda kesinlikle emin olduklarini söylediler. Çünkü yasli adam uzunca bir süreden beri, bos silahla karisini korkutmayi aliskanlik haline getirmisti.
Öldürme kasti yoktu. Böylece Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu, yani silah kazara doldurulmustu. Arastirmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklasik 6 hafta önce yasli çiftin oglunu, silahi doldururken gören bir tanik ortaya çikti.
Anlasildigina göre, yasli kadin, oglundan mali destegini çekmisti ve babasinin onu silahla korkutma temayülünü bilen ogul, onun annesini vuracagini umarak silahi doldurmustu. Artik olay, oglun Ronald Opus cinayetinden sorumlu oldugu noktasina gelmisti.
Tam bu sirada yeni bir 'viraj' çikti. Arastirmalara devam edilince, annesinin ölümünü bir türlü saglayamayisi sebebiyle oglun umutsuzlugunun arttigi anlasildi.
Bu onu 23 Martta, 10 katli binanin tepesinden atlayarak intihar etmeye itmisti. Ancak ölümü planladigi gibi olmamisti; 9. katin önünden geçerken pencereden gelen kursunun kafasina isabet etmesi nedeniyle Ronald Opus'un hayati sona ermisti. Dosya intihar olarak kapatildi.



SEYTAN

Yil 1994 temmuz ayi cumartesi aksami.. Ben ve kardesim o aksam yemek yiyorduk ve aniden zil çaldi, kapiyi annem açti.Kapida olan kisiler arkadaslarimdi ve bizi asagiya çagiriyorlardi saat 10.00'na geliyordu sofradan kalkar kalkmaz asagiya indik arkadaslarimizla her gece korkunç hikayeler anlatirdik, (Gece dedim çünkü sabahlara kadar oturur hikayeler anlatir oyun oynardik) her kafadan bir hikaye çikardi ortaya ama birbirimizi korkutmak için yaris yapardik.O aksam herkez hikayesini anlattiktan sonra oyun oynamaya karar verdik, o zamanlar 11 yasindaydim ve saklanbaç oynamayi çok seviyordum. Ebe saymaya basladiginda herkes yerini almisti ve bende, tabiki ben o anki olacak olaylardan haberdar degildim, kim bilirdiki seytani karsimda görecegimi neyse konuya geçelim ben yerimde ebenin saymayi bitirmesini bekliyordum ebenin saydigi binanin yan tarafindaydim ebebin saymasi bitmedigi için sikintiya girmistim o, an arkami dönmemle dona kalmam bir olmustu simdi seytanla karsikarsiyaydim o herkesin bildigi gördügü bir tipten degildi (tabiki görenler için..) 2 metre boyu,yumrugum kadar iri ve kipkirmizi gözleri çatal biçiminde uzun asasi 2 adet iri buynuzlari ve üstünde siyah birseyi vardi ama ayaklari yoktu evet yanlis okumadiniz ayaklari yoktu adeta uçuyordu o, anda vücudum çözülü vermisti hemen bahçenin ortasindaki kuyunun arkasina saklanmistim ebe agladigimi duyunca hemen arkadaslara haber verdi bu seytani yakin arkadasimda görmüs ve oda çok korkmustu. (ismini vermeyecegim.) Ve bu olaylardan sonra her pisligin yaninda cinlerin olduguna saitlik ettim. Ertesi sabah seytani gördügüm yere geldik orada bulunan ev bombostu evin içinde bir el vardi ve sanki el bizi seyrdiyordu önce inanmadik sonrada banyoda gördük ev zemin kattaydi banyonun penceresinden içeri yumurta kartonu attik ve karton geri geldi ve bu olay bi kaç defa gerçeklesti ne zaman oraya gitsek üst kattakilerin kizini yerde baygin buluyorduk ve bu olaydan sonra bisey farkettimki ne zaman korkunç hikayeler anlatsak ozaman kötü seyler oluyordu ama anlatmayida seviyorduk. Bu yüzden siz siz olun sakin korkunç seylerden bahsetmeyin eger cinlerden bahsedecekseniz kötü varliklar diye konusun, bunu sakin unutmayin...




Abraham Lincoln ile John Fitzgerald Kennedy'nin yaşamları ve uğradıkları suikastlar, inanılmaz bir dizi olayla birbirlerine bağlıdır. Lincoln ilk defa 1846 yılında Kongre'ye seçildi. Kennedy ise tam 100 yıl sonra... 6 Kasım 1860'da Lincoln ABD'nin 16. başkanı seçildi; Kennedy ise 8 Kasım 1960'da 35. başkan oldu. Ölümlerinden sonra yerlerini alan yardımcılarının ikisinin de adları Johnson'du; Andrew Johnson 1808'de, Lyndon Johnson 1908'de doğmuştu. Lincoln'u vuran J.W.Booth 1838 yılında, Kennedy'nin katili Oswald ise 1939'da doğdu. İkisi de güneyliydi ve mahkemeye çıkartılamadan vuruldular. İkisi de cinayeti bir tiyatro binasında işleyip, daha sonra bir ahıra kaçtılar. Suikast gününde Lincoln bir korumasına, "Benim canımı almak isteyen bir adam var. Başaracağından kuşkum yok. Olacağı varsa önüne geçilemez." demişti. Kennedy ise eşine ve yardımcısı O'Donnel'a, "Biri beni bir tüfekle bir pencereden vurmak isterse kimse onu durduramaz. Bu yüzden niçin kendimi üzeyim?" demişti. Lincoln ve Kennedy insan haklarını savunmalarıyla tarihe geçtiler; ikisi de bir cuma günü kafalarının arkasından vuruldular ve eşleri de yanlarındaydı. Lincoln Ford Tiyatrosu'nda vuruldu; Kennedy ise Ford Motor Şirketi tarafından yapılan bir arabada hayatını kaybetti. Başka bir ilginç tesadüf ise Kennedy'nin Evelyn Lincoln adlı bir sekreteri olması ve Kennedy'ye Dallas'a gitmemesi için ısrar etmesiydi. Lincoln'un sekreterinin ismi de aynıydı...



Ölünün altın dişleri
Ben Gaziantep/Nizip ilçesinde oturuyorum.Tarih yaklaşık olarak 1993-1994.Ben evden kaçmaya karar verdim cebimde param olmadığı için yola çıkıp otostop yaptım. Adana'ya kadar bir kamyonla gittim, tek amacım Ankaraya ulaşmaktı. Adana'nın içinde gezerken bir arkdaşa rastladım o da benim gibi evde kaçmıştı. Onla tanıştık tan sonra onunda ismini Coşkun olduğunu öğrendim. Adaşıma durumumu izzah ettim onunda durumu benden farksız değildi. Uyumak için bana camiyi teklif etti. Yatsı namazı herkes namaz kılarken bizde en arka sırada yerimizi aldık. Herkes secde ettiğinde adaşım bana dik dik duran halıları gösterdi. Cemaat yine secde ettiğinde biz kaçtık ve o halıların arasına gizlendik. Namaz bitti herkes evine dağıldı hoca kapıyı kitledi. Biz tekrar halıların arasından çıkıp rahat rahat uyumaya başladık, sabah namzında aynı şekilde çıkarız diye düşünüyorduk. Gece saat iki, iki buçuk arası kapıta bir tıkırtı duyuldu biz hemen halıların arasındaki yerimizi aldık. İçeriye bir tabut bıraktı ve gittiler üzerinde bir yabancı yazı yazılıydı. Arkadaşım tabutu açmamızı teklif etti tabi ben bu işe karşı çıktımsada dinlemedi. Caminin içinde tabudu açmak için birşeyler ararken hocanın tamirat için kullandığı içinde çivi, kelpeten, çekiç olan ahşab bir kutu bulduk ve onla tabutu açtık ve tabutta bir bayan cesedi olduğunu gördük. Arkadaşım ağzına baktığında üç tane altın dişi olduğunu gördü ve onları çekmeye başladığında ben çok korkmuştum. Sen bana güvenmiyorsun diye altın dişleri bana verdi ve yarın o dişleri satıp karnımızı doyurup ve yol parası yapacaktık. Kendisi uyudu ben korkudan uyuyamadım. Sabah namazı hoca geldi ve biz tabi halının arasındaki yerimizi almıştık. Hoca geçerken cübbesi tabudun kapağına takılıp ve tabudun kapağı yere düştü bu esnada arkadaşım fırlayıp dışarı kaçtı ben kaçacağım sırada hoca aniden kapıyı kapattı. Hoca caminin içnde beni kovaldığı yerde açık bir kapı buldum ve içeri girdim oysaki o kapı minarenin kapısıymış. Yukarı tırmanırken hocada arkamdan geliyordu. Şerefeye çıktığımızda hoca aniden beni yakalayacağı yerde ben dengemi kaybedip minareden aşağı düştüm. Uyanımdığımda karyoladan düşyüğümü farkettim. Uyandığımda ise cebimde 3 tane altın dişin alduğunu farekttim. O dişleri cebimdem çıkartıp anneme gösterdiğimde, o dişlerin babannneme ait olduğunu öğrendim. Fakat o dişlerin hala nasıl cebime girdiğini anlamış değilim.

Sonu olmayan bir yolculuk

14 yaşımdayken bir gün İsviçre'de arkadaşlarla cin çağıralım dedik ve bu konu hakkında bir sürü bilgi edindik. Yaklaşık 1 hafta sonra ilk seansı denedik ve başarılı olduk. Bu seanslar çok heyecanlı olmaya başladı ve biz bunu sürekli tekrarladık... Ben bu konuyla arkadaşlarımdan daha fazla ilgilendiğim için onlara daha da yakınlaşmak istedim! Önceleri başarılı olamadım ve cinlere inancım azaldı, derken 15 yaşlarımda bu olayları rüyamda yaşamaya başladım ve gerçek hayata geçti. Yavaş yavaş sevmediğim insanlara küçük zararlar gelmeye başladı. Artık birşeyler olmadan önce, hissedebiliyordum buda beni çok mutlu ediyordu ve ben gittikçe kendimi onların yanında hissetmeye başladım! 16 yaşımda Türkiye'ye temelli dönüşümde onlar da benimleydi. Bu şekilde çok güzel ve ilginç yıllar geçirdim ve 18 yaşıma geldiğimde bir radyoda DJ'likle uğraşıyordum. Bir gece nöbeti sırasında yine yalnız değildim ama bu defa bunu hissetmek bana mutluluk vermiyordu aksine huzursuz olmaya ve boğulmaya başladım. Bir ses geçirmez stüdyo da ilginç bir şekilde birinin nefesini ensemde hissettim ve tüylerim ürperdi hatta ilk defa korktum! Tüm bunların yorgunluktan ve uykusuzluktan olabileceğini düşünerek mutfağa bir bardak su almaya gittim. Tam arkamı dönüp ışığı söndürürken biri arkamda adımı fısıldadı ve o an korkudan kanımın çekildiğini hissettim. En kötüsü de radyonun olduğu binadaki daireler işyerleriydi ve gecenin saat 02:30 da benden başka hiç kimse yoktu! Tam bu sırada bu düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayan ikinci ve daha şiddetli bir sesle irkildim ve studyoya kaçıp (belki aptallık ama) kapıyı kitledim! Yerime oturdum, suyumu içtim ve müziği sonuna kadar açtım ama yine de bu durumdan kurtulamadım, çünkü bu defa omzuma bir el hissettim!!! Dona kaldım... Hiç kıpırdamadan korkarak karşımdaki aynadan arkamda olup bitenleri kestirmeye çalıştım ve gördüklerim beni dehşete düşürdü!!! Arkamda bir takım gölgeler yer değiştirip duruyordu sanırım 7-8 tane! Panik halinde radyodan resmen kaçarak ve ağlayarak aşağı indim. tek düşündüğüm motoruma atlayıp ordan uzaklaşmaktı ama motoru çalıştıramadım! Bir kaç kez denedikten sonra başardım ve süratle eve gittim. Tam eve yaklaşırken motor birden durdu. Motorun sesini duyan köpeğim koşarak geldi ve beni tanımamış gibi davranıp (ki bu hiç yapmadığı bişey) kaçtı! Ağlayarak hızla eve girdim. Annem büyük bir panikle uyandı ve sonra bir kaç arkadaşımı gecenin saat 03:00 ünde panikle eve çağırdım. O gece hiç birimiz uyumadık ve yalnız olmadığım için kendimi daha iyi hissettim. Ertesi gün farklı farklı hocalara gittik ve yapılması geteken ne varsa yaptılar. Ama tüm bunlar yetmedi ve peşimi bırakmadılar ve en kötüsü artık onlara alışmaya başlamıştım! Sonra sadece birisini çok net bir şekilde bulunduğum her ortamda görmeye başladım! Bir bayandı ve sürekli karşımda, yanımda, hep yakınımda bir yerlerde oturup gülerek beni izliyordu! Onun varlığı artık bana korkudan çok rahatsızlık vermeye başlamıştı. Çünkü; elini tuttuğum veye dokunduğum kızların o an ya burunları kanıyordu ya düşüp bir yerlerini incitiyorlardı ya da bir yerleri ağrıyordu! Böyle devam edemeyeceğimi düşünüp onu ciddiye alıp dinlemeye karar verdim. Bu arada tekrar hocaya gidip bu konuyu danıştım ve benzer olaylarla karşılaşan insanlarla görüştüm. Onun beni rahat bırakması için tek bir isteği vardı o da; cinsel beraberlik! Ama ben bunun yalan olduğunu ve bir kez beraber olduktan sonra ömür boyu onun esiri olacağımı öğrenmiştim! Sürekli beni tahrik ediyordu ve kendime zor engel oluyordum. Bu sırada bana yardımcı olan bir hocanın tavsiyesiyle istanbul da bir medyum a gittim. 3 gün onun evinde kaldım ve çok değişik yöntemler uyguladı. Sonuç mu: Bu başımdan geçen olayı kız arkadaşımla beraber hem de hiç bir yerine bir şey olmadan sizlere aktarabildik! Tek tavsiyem hayatınızı daha heyecanlı kılabilmek için bu olaylarla ilgilenmeyin. Çünkü kaybettiğiniz şey yine kendi hayatınız!!!!

Müzikli son gece

Geçici bir süre için annemin babaannesinin şehir içindeki eski evine taşınmıştık. Evin bulunduğu bölge diğer binaların arka kısmında kalıyordu ve evin ön tarafı bahçe olmakla birlikte yan tarafındaki okulun bahçesine bitişik olarak bir duvarla ayrılıyordu. Okulun bulunduğu bölge uzun zaman önce mezarlıkmış. Kentleşme büyüdükçe mezarlığı taşıyıp okul kurma kararı alınmış. Fakat Sarı Kız isminde bir yatırın mezarını bir türlü kaldıramamışlar. Buna yeltenen makinaların her biri muhakkak arızalanıyormuş. Bundan dolayı kaldığımız evin bahçesinden hemen çıkışında sol tarafta bu yatırın mezarı vardı. Temiz kalpli insanların bu yatırı gece yarısı saatlerinde bölgesinde bulunan eski bir çeşmeden takunyalarıyla giderek su aldığını gördüğü söylenir. Topuklarına kadar uzun sarı saçlarıyla genç bir kız görünümünde olduğunu duymuştum. Bu yatırın eve yakın olmasından rahatsızlık duyuyor ve geceleri evde rahat olamıyordum. Zamanla bir şey olmadığını görmüş ve rahatlamıştım haliyle. En büyük zevklerimden biri de müzik çalarken uyumaktı. Tarkan'ın ilk kaseti çıkmıştı ve ''asla'' isimli parçasından çok hoşlanıyordum. Kaseti aldığımın ilk gecesiydi. Ve o şarkıyla uyumak üzere teybimi hazırlamış ve üstelik eğer uyuyamazsam tek kaset yetmez diye düşünerek ikinci bir kaset koymuş ve continue play durumuna yani ilk kaset bitince ikinci kasete başlaması için hazırlamıştım. 01:00 civarı yatağıma uzanarak müzikli düşüncelerle uyumaya çalışıyordum. Hava biraz soğuk olduğu için yorganıma iyice gömülmüştüm. Uykunun o ince çizgisine gelmiş ve müzikten dolayı iyice gevşemiştim. Artık uyku moduna geçtiğimi düşündüğüm bir anda teybimden çıt çıt diye bir ses geldi. Bu ilk kasetin bittiğine işaretti. Fakat sessizlik olmamıştı yani çalan parça yarıda idi. Buna anlam veremeyerek gözlerimi açmıştım. Yanılmış olabilirdim ikinci kaset başlamalıydı bu sırada diye düşünürken tekrar çıt çıt diye gelen iki sesle ikinci kasetinde başlamadan önce kapandığını hissettim. Yıllardır kullandığım teybimi iyi tanıyordum. Bu şekilde kapanmasına mekanik olarak imkan yoktu ki elektrikler gitmiş olsa bile otomatik olarak kapanmazdı. Bu anlam veremediğim olaya karşı yatağımdan doğrularak yavaşça teybimin olduğu tarafa bakmaya çalıştım. İçerisi loş olduğu için teybimi seçemiyordum. Anlam veremediğim bu olaya karanlığın içinde öylece bakakalmıştım. İçimde kötü bir his belirmişti ve korktuğumu hissederek kımıldayamıyordum. Nitekim annemlerde hemen yan odamda uyuyorlardı bu bana azda olsa cesaret veriyordu. Fakat oda da yalnızdım. Bu olanlar bir kaç saniye içerisinde oluyordu. O doğrulmuş halimle yatağımda tuhaf bir sallanma olduğunu sezmiştim. Hafif bir biçimde sağa ve sola sallanıyordu bedenim. kalp atışlarımı da duyuyordum. Bu sallantı kalp ritmlerimdenmi kaynaklıydı çözemedim. Evin tavanı ahşap malzemedendi ve tam üstümden başlayarak gittikçe güçlenen bir gümbürtü diğer odalara kadar hızla ilerledi. bu an şok anımdı. Bir veya iki saniye gümbürtünün dinmesini bekledim. Ne annemlerin varlığı nede yatağımdaki sallantı aklımdaydı. Mantıksız olaylar üst üste geliyor ve canıma okuyordu Tüm bedenim kaskatı olduğu halde beynimden bir iki saniye içinde sayısız dua döküldü. İşe yaramışmıydı bilmiyorum ama o gümbürtü geri dönmemişti. bundan istifade ederek yatağımdan dualarla birlikte fırlamamla hiçbir şey göremediğim o karanlık içinde lambayı yakmamı sağlayacak olan düğmeyi tek hamlede tokatlamıştım. Florasan olduğu için iki saniye daha beklemem gerekiyordu. İki gün gibi geçen o iki saniyeden sonra göz kırparak florasanın yanmasıyla içerini net olarak görebildim. Odamda hiçbir tuhaflık yoktu. kalp atışlarımın gürültüsünden başka bir ses varmı yokmu anlayamıyordum. Bir cesaret daha göstererek bilinçsizce kapımı açarak hemen yan odadaki annemlerin odasının kapısını araladım. odamın ışığından yansıyan ışıkla annemin uyuyan yüzünü gördüm. Uyanmamışlardı. Hemen odaya daldım ve bir kaç saniye başlarında sağa sola bakındım. Annem tavşan uykusu olan biriydi ve benim odadaki varlığımı hissederek gözlerini açtı ne olduğunu sordu. O gümbürtüye uyanmamış olması hayret verici birşeydi benim için. Anlaşılan benden başka bunu duyan olmamıştı. Annemi odama çağırdım ve ondan önce giderek azda olsa rahatlamış biçimde teybimi inceledim. Herşey normaldi. Beni asıl hayrete düşüren içindeki kasetin durumuna baktığımda iki kasetinde hiç ilerlememiş gibi en başında sarılı biçimde durduğunu görmem oldu. Kendimden kuşku duydum. Anneme de hiçbir şey ispat edemedim. Annemin yorumu gece tavan arasında dolaşan kediler hakkında oldu. Bende o gümbürtüyü bir kedinin yapabilmesi için ancak dört bacağını ve kuyruğunu altından toplayarak deli gibi poposu üstünde zıplayarak ilerlemesi gerektiğini söyledim. Bir kedinin işi olamazdı. Sanırım başka güçler tarafından uyarılmıştım. Kısık bile olsa müzikten rahatsız olan komşularım vardı. O evden taşındıktan sonra da müzik dinleyerek uyumayı denesemde uyuyamadığımı gördüm. Bir zevkimden daha mahrum bırakılmıştım.
Logged
« Yanıtla #2 : Aralık 24, 2007, 11:10:28 ÖS »
Oscar
Global Moderator
****

Teşekkür Puanı
-Verdiği Teşekkür: 0
-Aldığı Teşekkür: 28


Offline Offline

Mesaj Sayısı: 391

Ya Kral Olurum Ya Kural Koyarim...


Üyelik Bilgileri WWW
Ynt: Efsaneler - Korku Hikayeleri - Hayaletler , Ruhlar vs...

Bir arkadaşım küçük bi kasabada öğretmen olan kuzenini ziyarete gitmiş.
Bi ara arabayla dolaşmaya çıkmışlar. Tren yolundan geçerken arkadaşım
yolun kenarında devrik vagonlar olduğunu görünce niye orada durduklarını sormuş.
Kuzeni, "Bu çok tirajik bir hikaye. Bunlar aslında katil vagonlar.
Gel yakından bak istersen" demiş. Tren saati olmadığı için arabayı rayların
üzerinde bırakıp vagonların yanına gitmişler.
Arkadaşın kuzeninin anlattığına göre, geçen yıl tam orada bi okul otobüsü
arıza yapmış ve rayların üzerinde kalakalmış. Bu sırada büyük bi hızla
gelen tren okul otobüsüne çarpmış. Talihsiz kazada bütün çocuklar
hayatını kaybetmiş.
Arkadaşımla kuzeni vagonları incelerlerken bi tedirginlik hissedip hafiften
korkar gibi olmuş. Bi an evvel oradan uzaklaşmak için arabalarına
bindiklerinde ise daha motoru çalıştırmadıkları halde araba kendiliğinden ilerlemeye başlamış.

Bizimkiler accayip korkmuşlar tabi.
Araba tren raylarının üzerinden 100 metre kadar ileriye, kendi kendine gitmiş ve durmuş. Arkadaşım hemen arabayı çalıştırmış. Son sürat ayrılmışlar oradan. Kasabaya gelene kadar toz duman içinde 1 saatlik yolu yarım saatte almışlar.

Eve ulaştıklarında bet-beniz bembeyaz durumdalarmış.
Ama asıl korkuyu arabadan indiklerinde yaşamışlar. Arabanın
arkasındaki toz kütlesinin üzeri onlarca el iziyle doluymuş. Bunların büyüklüğü de çocuk eli kadarmış.

alintidir bende okudum cok gizemli idi tuylerim diken diken oldu buyrun bakalim sizler ne dusunuyosunuz

(Mailime gelmiş böyle bir hikaye)



Bir kız sevgilisinin çok korkak olduğunu düşünür ve bunu ona söyler. Erkek te kıza korkak olmadığını ispatlamak için çeşitli yollar düşünmeye başlar. En sonunda aklına muhteşem bir fikir gelir! Kızı eve çağıracak ve beraber cin çağırayı teklif edecektir... Her yer karanlık olacak falan filan... Bu ey ruh geldiysen 3 kere vur felan dediğinde de içeriden cin kılığına giren arkadaşı fırlayacak, erkek kızı arkasına alacak, ruha meydan okuyacak falan filan yani ruhu kovmayı başaracak ve korkak bir anda kahraman olacaktır...
Plan uygulamaya koyulur. Herşey tıkır tıkır işlemektedir, aynı planlandığı gibi. Erkeğin en yakın arkadaşı içeride ayna karşısında yüzünü pudraya bulamaya başlamıştır. Kız ve oğlan içeri geçerler, tablo, fincan, vs. herşey yerli yerinde durmaktadır. Kız koltuğa oturur, oğlan da bir sandalye çeker... Oğlan tuvalet bahanesiyle sürekli içeri gidip arkadaşını kontrol eder... En son içerideki arkadaşı tamam, hazırım der ve oğlan başlar: “Ey ruuuuh geldiysen bir işaret veeeer!” Ve o anda içeriden acı bir çığlık duyulur! Kız ve oğlan odaya girdiklerinde dehşet içinde donakalırlar! Odadaki aynanın karşısında ağzı yüzü yamulmuş arkadaşları vardır! Ruh işaretini vermiştir...



Tarih 13.mart.1957...Yağmurlu bir ilkbahar akşamı iki sevgili yağmur'dan kaçmak için ufak bir cafe'ye sığınıyorlar.Cafenin sahibi yaşlı 70 yaşlarında bir adam.İki sevgili biraz soluklandıktan sonra yaşlı adamdan içiçek sıçak birşeyler istiyorlar yaşlı adam çifte kızgın bir şekilde bakarak onlardan buradan hemen uzaklaşmalarını yoksa başlarına çok kötü şeylerin geleceğini sölüyor çift korkarak birbirlerine bakıyor ve neden diye soruyorlar adam çok gidin yoksa çok geç olacak diyor ve tam o sırada yağmur şiddetini fırtınaya bırakıyor şimşekler tüm azgınlığıyla çakmaya başlıyor yaşlı adam işte çok geç oldu artık kaçma şansınız yok ben sizi uyarmıştım diyor ve yavaş yavaş bir şeytana dönüşmeye başlıyor.Çift korkundan donup kalıyor.Ve ertesi gün her ikiside feci şekilde ölü bulunuyor.Sonradan o adamın ruhuna şeytanın girdiği ve her 13'ünde yaşı adamın içendeki şeytanın ortaya çıktığı kulaktan kulağa duyuluyor...



Bu olayi anlatirken hala daha tüylerim kalkiyor ve aglamamak için kendmi zor tutuyorum. Fakat bunu bilmenizi isterim ki benim basimdan böyle bir olay geçti ve ben bu olaydan sonra bir daha ruh çagirmamak üzere yemin ettim! Isteyen inansin istemeyen de inanmasin birini inandirmaya da zorlamiyorum zaten!! Adim belli, adresim belli, saklamiyorum onlar da yayinlansin! Bundan bes alti yil önce, ben daha o zamanlar 14-15 yaslarinda iken, bir yaz günü ayni mahhallede oturdugum bir arkadasimin evinde 4-5 kisi ruh çagirmak için taplanmistik. O zamanlar da bu ruh çagirma olaylari çok moda idi. Herkes birbirine hikayeler anlatiyor, ruh çagiriyor, basindan geçenleri anlatiyor ve çogu zaman da korkutmak için kafadan atiyordu. Yani sahsen ben hiç inanmiyordum. Bir çok defa da ruh çagirmistik ve hepsi fiyasko idi. Hatta bir çogunda aramizdan birini kurban belirleyip onu korkutuyorduk. Ortada bir sey yokken ruh gelmis gibi yapip o seçilen arkadasimizi korkutmak için ruh çagiriyorduk. Herneyse, fakat bu son ruh çagiracagimiz zaman gerçekten aramizda, ne seçilmis bir kurban, ne de numara çeken biri vardi! Saat gecenin üçüydü ve arkadasimizin anne ve babasi uyuyordu. Biz de evin oturma odasina tam teskilat yerlesmistik. Gerçekten herkes o ortamdan biraz da olsa ürkmüstü ve herkes cidden ruh çagirmak istiyordu. Derken hazirliklar bitmis ve Klasik ruh çagirma olayi baslamisti. Üzerinde harfler ve birtakim gerekli yazilar falan bulunan büyük karton kutu, üzerinde okunmus fincan, dualar falan iste hersey hazirdi ve hersey ciddi bir sekilde yapiliyordu. Ben de biraz gerilmistim artik çünkü hersey gayet ciddi ve bilinçli idi. Ne kadar da inanmasam böyle seylere gene de ya gelirse diye bir heyecan vardi içimde. Artik ruhun gelmesini bekliyorduk. Hersey yapilmis, ruh belirlenmis, dualar okunmus, herkesin isaret parmagi fincanin üzerinde bir hareket bekliyorduk. 10 dakika geçmeden fincan kipirdamaya basladi. O anda herkes bir birine suç atmaya basladi, parmaginla kipirdatma su fincani, ben kipirdatmiyorum ya gerçekten kim kipirdatiyor gibisinden ama kimse kipirdatmiyordu! Derken sorular basladi ve fincan bize bu sorulari cevapliyordu. Yanitlarin hepsi dogruydu! En son artik öyle sorular soruyorduk ki aramizdaki sahislarin bilemeyecegi türden sahsi sorular, fakat onlari da biliyordu! Çok korkmustuk! Evin sahibi olan arkadasimizin böyle seylere çok zaafi vardi ve çocuk birden aglamaya basladi! Bu arada belirteyim ruh çagiranlarin ben dahil hepsi erkek. Çocuk çok kötü olmustu ve kurban olarak seçilenin kendisi oldugunu sanip bize yalvariyordu. Artik oyun oynamamizi, çok korktugunu, bu kadarin asiri oldugunu söyleyip duruyodu ve agliyordi! Iste o an korkum 2 ye katlanmisti. Atik ruhu göndermeye çalisiyorduk ama o da gitmiyordu. Ruh gitmeden de fincani kaldiramiyorduk. Ev sahibi arkadasimiz git gide fenalasiyordu ve resmen agliyordu haykira haykira, benim de gözlerimden yas gelmedi desem yalan olur yani!! Öyle bir an oldu, arkadasimiz dayanamadi artik ve herkese küfrederek fincani kaldirdigi gibi pencereden disari yola firlatti. Fincan kirilmisti. Böylelikle ruh çagirma olayi da bitmisti tabii ama herkesin içinde bir endise vardi ve o arkadasimiza ne yapiyorsun sen gibisinden bakiyorduk endiseli gözlerle. Ev sahibi arkadasimiz hala daha sövüyordü ve siz arkadas degilsiniz diye hem bize hem de ruhlara kadar sövüyordu. Allahtan anne babasi gürültüye uyanmamislardi. Bizde daha fazla gürültü rezalet çikmadan yavas yavas evlere dagilmanin iyi olacagini anlamistik. Öyle böyle herkes kendi evine gitti ve yattik uyuduk. Ertesi sabah kalktigimda mahallede bir bagirismanin oldugunu duydum. Bu sesler ruh çagirdigimiz arkadasimizin evinden geliyordu. Herkes agliyor, bagiriyor ve saga sola anlamsizca kosuyordu! Ben resmen sok olmustum! Ruh çagirdigimiz evde oturan o arkadasimizin BaBasi uyurken sabaha karsi kalp krizi sonucu vefaat etmisti!!.....


..alıntıdır..



Hayaletlerden ve üç harflilerden çok korkardım.İki sene önce bir rüya görerek uyandım.Acayip yaratıklar korkunç sesler çıkartıyorlardı.Uyandım.Saat gece üçtü.Tuvalete gittim ve tam çıktığım anda büyük bir uğultu duydum.titriyordum. Hemen yatağıma koştum ve ağlamaya başladım.Tam osırada heryer sallanmaya başladı. Bunun ne olduğunu bilmiyordum.Onlarla ilgili olduğunu düşünüyordum.Anneannem kalktığında anladım.Meğersem o gün 17 ağustos gecenin 3ü olan bir felaketmiş.
Not: Bence bu bir rastlantı bu bölüme eklemiyecektim ama belki başka türlü düşünenler olabilirdiye ekleyeyim dededimmMM.



...alıntıdır..
 


Köyümüz, Tipi Köy Iç Anadolunun en eski köylerindendir.Köyümüzün mezarligi evimizin tam karsisindaydi.Komsumuzun bize orada garip seyler gördüm, demesi bizi ne kadar ürkütsede inandirmiyordu.Ta ki Burak arkadasimin sünnet gecesine kadar.Birden arkadasimin hediyesini evde unuttugumu farkettim.Gece garip olaylarin oldugunu bildigim için eve gitmeye korkuyordum.Eve yaklastigimda bazi çigliklar duymaya basladim.Musalla tasinin üzerinde garip isik büzmelerinin daire biçiminde döndügünü gördüm ve birden at sesleri gelmeye basladi.Ileriye dogru baktigimda atin üzerine binmis bir gelinin hizla musalla tasina dogru geldigini gördüm.Gelin bir süre musalla tasinin etrafinda dolastiktan sonra mezarliga girerek agit yakmaya basladi.Ben bu arada korkudan ne yapacagimi sasirdim.Daha sonra bir dügün alayinin gelip gelini alarak oradan hizla uzaklastigini gördüm.Bende dügün yerine kosup olanlari dedeme anlatmaya basladim.Dedem bana inanmadi.Ertesi sabah mezarliga bakmaya gittigimde bir gelin duvaginin bir mezara bagli olarak buldum.Bu duvagi dedeme gösterdigimde dedemin agladigini ve bu duvagin savasta gelinken sehit olan ablasina ait oldugunu ve mezarinsa sevdigine ait oldugunu söyledi.Bir kaç yil sonra Aksehir gölünün tasmasiyla köyümüz sel altinda kaldi, bir daha böyle bir olay görülmedi.


..alıntıdır..



Benim olayimda gerçek ama kimseye inan veya inanma demek istemem. Bende 14-15 yaslarindayken birgun komsumun evinde bir agacin altina oturmus arkadasimi bekliyordum. Oyun oynamak icin ellerimle oynuyordum ki farketim parmaklarim bana ben istedikce bana yazi yaziyorlardi, iyi seyler falan filan. Çok korktum kimselere de anlatmadim belki beni deli tutarlar diye. Aradan bir iki yil geçti bir gün en yakin arkadasima bahsetim ve ikinci kez onunla beraber yine yazmayi denedim. Yine allahtan surelerden falan filan iyi seyler yazdi. Arkadasim bana hic yazdirma parmaklarini bosver unut dedi ve unutuldu arada bir alem olsun diye ben yine yazdirdim. Bazen bana siirler yazdi, bazen gelecekle ilgili ip uclari verdi. Neyse daha gecenlerde bu olayi yine yakin buldugum bir arkadasima actim. O da beni annesine goturdu annesi bu gibi seyleri biliyordu kadina bastan herseyi anlatim. Yazarken bile halen tuglerim urperiyor. Kadin bana bir dua okutturdu, sonra kocasi tek bir soru sordu elime ve yazmak istemedi adam. Soruyu tekrar sordu ve gitti. Neyse yillardan sonra adamla kadin bana dedilerki o cindi bunlar her yerde var ve o gun belkide oturdugun yerde cinlerin toplandigi bir yerdi falan ve bana bir dua verdiler onu okuyorum her aksam ve gercekten gitiginden beri sanki kafamdaki sesler kayboldu ve karabulut sansizlik gitti uzerimden. Neyse adamla kadin dedilerki bu gune kadar onlar seni yonettiler ve konusturdular sana iyi gorunduler seni etkileyip almak icin onlar sana belkide intiharina sebep olmuslardi veya tum olanlara cunku basimdan bir olay gecmisti. Az cok onlar biliyorlardi bu yuzden oyle dedile allahima sukur su an da kurtuldum ve rahatim mutluyum kendimim birde bu olay olmadan bir iki hafta once yani 15 yaslarindayken hava yagmurluydu ve bir gece uykumdan uyandim bir sesle. Baktim odamin camlari pancurlari acik. Cok korkmus annemi cagirmistim. Annemde dediki herhalde camlari kapamayi unutmussun. Etrafa baktiktan sonra tekrar yatti ben korkuyle kestirmistim ki yine birses ve baktim yine camlarim acik korktum aglayarak anneme cagirdim bu sefer annem kardesin seni korkutmak icin yapmistir dedi camlari kapatti isigimi yanik birakti. Sonra uyuduk, sabah uyandigimda yine ayni sey camlarim acik. Anneme sorsaniz halen kardesinin oyunu olacak der. Neyse aradan 3-5 gün geçtikten sonra ben yeni yeni olayi unutmaya baslarken yine bir gece ses duydum cok korktum. Yorganimi bu sefer basima ortum ve bildigim tum duallari okumaya basladim. Sesler artti hisediyordum. Camim acilmis iceriye birsey girmisti. Bagirmak istiyor bagiramiyordum hic kipirdamadan dua ediyor sesizce agliyordum. Sonra birsey bana yorganimin ustunden parmaklarini batiriyordu. 5-10 dk surdu. Artik korkudan olmek uzereydim. Sürekli allahin adini aliyordum. Sonra parmaklani çekti. Her neyse sesler duydum ve gitmisti. Ama ben yorganimi cekemedim. Yarim saata kadar annem su icmek icin uyanmisti. O zaman annemi sezdim, yatagimdan firladim, isigi yaktim olanlari ona anlatim. Kan ter icindeydim. Annem ruya gormusun dedi, inanmadi. Cunku ben kucuk yastan beri korkulu seyleri sever ve izlerdim. Neyse o gece annem benimle uyumustu ama tek bildigim ruya degildi ve ardindan bu olay olmustu parmaklarima.


..alıntıdır..



ALLAHSIZ OSMAN

İstanbul'da 1800'lü yıllar... O zamanın ünlü kabadayılarından Ustura Kemal ve arkadaşları, Karacaahmet Mezarlığı'nın karşısında bi evin bahçesinde çilingir sofrası kurmuşlar. İçki masası muhabbeti tüm hızıyla devam ederken laf dönüp dolaşıp mezarlık ve ölü konusuna gelmiş. İçinde zırnık Allah korkusu ve vicdan bulunmadığını iddia ettiği için lakabı Allahsız Osman olan bir kabadayı, "Ulan ölü ne ki be?! Sen sağ olanlardan kork, ölüden kimseye zarar gelmez" demiş. Ustura Kemal da muhabbeti koyulaştırmak için, "Ulan Osman, madem ölüden korkmuyosun, gel şunu iyiden iyiye ispatla bize" diye dalga geçmiş. Allahsız Osman bunu nasıl yapacağını sorunca, Ustura Kemal, "Aha şu karşıdaki Karacaahmet mezarlığını görüyosun. Madem Allah'a inanmaz ve ölüden korkmazsın, bu gece 12'de mezarlığa girip sana vereceğimiz kazığı mezarlığa içinde bi yere çak. Sabah biz gidip, kazığın orada olup olmadığına bakarız. Eğer orada bi kazık varsa seni takdir ederiz" demiş. Allahsız Osman aslında, gece mezarlığa girmek bi yana, yanından geçerken bile türkü söyleyen bi adammış. Ama yiğitliğe leke süremeyeceğinden, "Peki ama siz de benimle gece gelip, mezarlık çıkışında bekleyeceksiniz" demiş. Zaten bu konuşmalar akşam saatlerinde yapılıyomuş, gece yarısı kalkıp Karacaahmet Mezarlığı'na gitmişler. Osman, gece karanlığında mezarlığın büyük kapısından içeri girmiş. Herkesin Allahsız Osman olarak bildiği o cesur (!) kabadayı, mezarlığın içinde salavatlar getirerek bi elinde kazık, bi elinde çekiç ilerlemiş. Bi mezarın yanına geldiğinde alelacele eğilip kazığı yere çakmış. Korktuğu için de hemen or'dan uzaklaşmak istemiş. Ama bi'şey, giydiği setrenin, (o zamanlar erkeklerin giydiği uzunca eteği olan bi tür giysi) ucundan tutmuş. Allahsız Osman vargücüyle, "İmdaaat! Ulan yardım edin. Ölü beni tutuyooo" diye feryat etmiş ama kendinden epey uzakta olan arkadaşlarına sesini duyuramamış. Bağıra çağıra mezarın üzerine yığılıp, kalp krizinden oracıkta ruhunu teslim etmiş. Uzunca bir süredir mezarlığın dışında bekleyen arkadaşları, Allahsız Osman'ın kendilerine oyun oynayıp, mezarlığın öteki kapısından çıktığını düşünüp dağılmışlar. Ertesi sabah ise, Ustura Kemal ve arkadaşları kazığın çakılı olup olmadığına kontrol için Karacaahmet Mezarlığı'na gelmiş. Bi bakmışlar ki, Allahsız Osman, kazıkla beraber setresinin ucunu toprağa çakmış durumda, bi mezarın üzerinde cansız yatıyomuş.




Olay Carletonville diye biryerde geciyor. ( Afrikada bir yer, sirin kucuk bir kasaba )
Bir gece yarisi kapi caliniyor. disari cikiyorlar.Kapida yarali bir kadin yolun ilerisinde trafik kazasi yaptiklarini ve arabada birde bebegin oldugunu soyleyip yardim istiyor. Evin babasi hemen kosturuyor. Evdekilerede polisi ve ambulansi aramalarini kadinla ilgilenmelerini soyleyip hemen kazanin oldugu yere dogru kosturuyor. Evdekiler korkmus bir sekilde telefona sarilip olayi haber veriyorlar. Bu arada olayi bana anlatan Nell ozaman 16 yasindaymis ve kazayi her veren kadinin yaninda duruyormus. kadin biraz durduktan sonra Nell e ' Bebegim, Bebegim arabada kaldi' diyerek kazanin oldugu yere dogru kosmaya baslamis.
Nell kadinin arkasindan bagirip gelmesini soylediysede kadin dinlemeden kosturmus ve gitmis. Nell karanliktan korkup kadinin arkasindan gitmemis eve girip annesine haber vermis. Annesi telefonla kosmasini bitirdikten sonra Nell'i de yanina alip olay yerine dogru kosmuslar.

Arabalari gorduklerinde manzara tam bir felaketmis. Anlattigina gore araba bir kamyonun altina girmis ve tamamen hurdaya donmus. Kamyon soforu ve yanindaki bile korkunc bir sekilde olmusler.( arkadaslar burdaki kamyonlar pek turkiyedekilere benzemiyor.Korkunc buyuk ve modern arti burda kamyon denilenler bizim bildigimiz TIR)

Nell arabanin icine baktiginda gordugu olayi aynen su sekilde anlatiyor.

arabanin on kismi tamamen kamyonun altina girmis bir sekilde duruyormus. on koltukta oturan ikitane adam korkunc bir sekilde can vermis. arka koltukta kanlar icinde bir kadin ve kucagindada bir bebek varmis. olayin sokunu ve gordukleri manzaranin sokunu yasadiklari esnada Nellin babasi bebegin yasadigini bagirarak soylemis. Hemen kosup aractan bebegi cikartmislar. Bebek gercekten yasiyormus. Nell bebegi tutan kadina baktiginda, kapilarini calan kadinin o oldugunu gormus.
ve gercektende kadini polisler arabadan cikarttiklarinda ailedeki herkez kapilarina calan kadinin bu kadin oldugunu anlamislar. kadin Arka koltukta olay aninda can vermis.

Bu olayi dinledikten sonra kazanin yapildigi yere beraberce gittik. Orda olup bu havayi soluyunca ve ve olayi dusununce insanin tuyleri diken diken oluyor.




Titanic'in sahibi The White Star Line diye bi şirketmiş. Bu firmanın ortaklarından olan Sir James Cole'un babası, vakti zamanında, Mısır'da Ramses mumyasının kazılarına katılan 70 kişiden biriymiş. Bu yüzden ailesiyle birlikte sonsuza dek lanetlenmiş. Mister Cole, kazılardan kısa bi süre sonra diğer arkadaşları gibi esrarengiz bi şekilde hastalanıp ölmüş. Üstelik cenazesini taşıyan gemi de Akdeniz'de kaybolmuş.

Oğlu James ise hayatı boyunca bu lanetten nasibini almış. Annesi ve kız kardeşini evlerinde çıkan bi yangında kaybetmiş. 18 yaşına kadar yetiştirme yurdunda yaşamak zorunda kalmış. Yine de başarılı bi iş adamı olup, The White Star Line adlı bir deniz taşımacılığı şirketine ortak olmuş. Ancak babasının katıldığı kazının 20'inci yılında şirketin gemileri tek tek talihsiz kazalar geçirmeye ve batmaya başlamış.

Şirket bi türlü kazaların önünü alamamış. Üstelik basın da üzerine geliyor, her gün boy boy eleştiri yazıları çıkıyomuş. Şirketin zararı feci boyutlara ulaşmış. The White Star Line son kozunu oynamaya karar vermiş. Tüm mal varlığını üç büyük, süper lüks gemiye yatırmış. Bu gemilerin adları Olympic, Titanic ve Britannic'miş.

Bu üç geminin de üzerinde bi lanet varmış. İlk gemi Olympic, 1911'de, Atlantik Okyanusu'nda bi buzdağına çarpmış. Tamir için getirildiği tersanede çıkan bir yangında da tamamen yanmış. Titanic illegal bir şekilde mumya taşıdığı söylentilerine rağmen 1912 yılında ilk seferine çıkmış. Titanic'in trajik hikayesini herkes bilir; onun da yoluna bi buzdağı çıkmış. Britannic ise 1. Dünya Savaşı sırasında Atina açıklarında, 1916 yılında meydana gelen bi patlamada batmış. Kısa süre sonra The White Starline şirketi denizcilikten çekildiğini açıklamış.

James Cole'un babasının katıldığı kazıda mumyası çıkartılan Ramses'in laneti ise şöyleymiş: "Beni yerimden oynatan herkesi sulara gömeceğim".



ALLAHIN ADALETİ


BİR GÜN MUSA İBADETİNİ BİTİRDİKTEN SONRA BİR AĞACIN ALTINA OTURUR.
HEMEN YAKININDAKİ ÇEŞMEYİ SEYREDERKEN
ATLI BİR SAVAŞÇININ ÇEŞMEYE GELDİĞİNİ GÖRÜR.
SAVAŞÇI SU İÇMEK İÇİN EĞİLDİĞİNDE BOYNUNDAKİ ALTIN KESESİ ISLANMASIN DİYE
ÇIKARIR ÇEŞME BAŞINA BIRAKIR.
SUYUNU İÇTİKTEN SONRA ALTIN KESESİNİ UNUTUR VE YOLUNA DEVEM EDER.
HEMEN ARKASINDAN HOPLAYA ZIPLAYA BİR ÇOCUK GELİR.TAM SU İÇEÇEKKEN ALTIN
KESESİN FARK EDER VE HİÇ DÜŞÜNMEDEN ALIR.VE UZAKLAŞIR.
ÇOCUĞUN ARKASINDAN ÇOK YAŞLI BİR İHTİYAR İNLEYEREK SU İÇMEYE GELİR.
BU ARADA ALTIN KESESİNİ SU BAŞINDA UNUTAN SAVAŞÇI KESEYİ ALMAK İÇİN
ÇEŞMEYE DOĞRU YAKLAŞIR.
FAKAT ÇEŞME BAŞINDA HİÇ BİR ŞEY BULAMAZ.
YANINDAKİ YAŞLI ADAMIN BOĞAZINA SARILIR VE ALTIN KESESİNİ VERMESİNİ İSTER
İHTİYAR NE KADAR BEN ALMADIM DESE DE SAVAŞÇIYI İKNA EDEMEZ.
İYİCE SİNİRLENEN SAVAŞÇI KILICINI ÇEKER VE YAŞLI ADAMI ORCIKTA ÖLDÜRÜR.
OLAN BİTENİ GÖREN MUSA ‘’EY RABBİM BU NASIL BİR ADALETTİR’’DER
BEN HİÇ BİR ŞEY BİLMİYİYORUM.
SENİN İŞİNE SUAL OLMAZ AMA BEN ANLAMADIM DER.
BU İSYANA BENZER AÇIKLIKTA Kİ SÖZLERE KARŞILIK RAB ŞÖYLE SESLENİR.
‘’EY MUSA BEN SANA BENİM İŞLERİMİ ANLAYACAK KADAR AKIL VERMEDİM Kİ SEN
BENİM HAKKIMDA YORUM YAPIYORSUN.
AMA KALBİNİN YATIŞMASI İÇİN GERÇEK ŞUDUR.
SAVAŞÇI O KÜÇÜK ÇOCUĞUN BABASININ MALINI YAĞMALAMIŞTI.
ÖLEN İHTİYAR İSE GENÇLİĞİNDE ÇOK GÜÇLÜ BİR ADAMDI AMA BİR HİÇ UĞRUNA BİR
KÖYLÜYÜ ÖLDÜRMÜŞTÜ.
O İHTİYARI ÖLDÜREN SAVAŞÇI İŞTE O KÖYLÜNÜN OĞLUDUR’’
EY BENİM GAFİL KULUM ŞİMDİ TÖVBE ET ÇÜNKİ BENİM ADALETİM İŞTE BU KADAR
AÇIKTIR



Böylesi Görülmedi

Amerikan Adlî Tip Derneginin 1994'te San Diego'da tertiplenen ödül
yemeginde dernek baskani Don Harper Mills, aktardigi acayip bir ölüm
olayindaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini saskina
çevirmisti.Kaderin adaletine dair ince bir nükte tasiyan bu yasanmis
öykü,
saniriz sizleri de hayrete sevk edecektir.
23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adlî tabip, onun
kafasindan yedigi kursunla öldügü sonucuna vardi.Müteveffa, on katli
bir binanin tepesinden, intihar niyetiyle asagiya atlamisti.
(Umutsuzlugunu, geride biraktigi bir notta açikliyordu.)
Ancak, dokuzuncu katin önünden
geçerken pencereden gelen bir kursun basina isabet etmis, hayati bu
kursunla sona ermisti.
Apartmanin sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak
için
konulmus bir ag vardi;
ama bu agin varligini ne silahi çeken, ne de müteveffa biliyordu.
Açikçasi, kursun olmasaydi, Opus'un intihar girisimi basarili
olamayacak; zemine
çakilmadan, sekizinci kattaki aga takilip kalacakti. Bu durumu
anlattiktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills,
"intihar
etmeye
karar veren biri, mekanizma tasarladigi gibi olmasa da, bunu eninde
sonunda
basarir.
" Opus'un dokuz kat asagida yere çakilmayip da dokuzuncu
kattan düsüyor oldugu anda basina gelen kursunla vurulmus olmasi,
muhtemelen, onun
ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti.
Fakat, Opus'un intihar girisiminin basarili olmayisi, savciyi elinde
bir
cinayet vak'asi
oldugu düsüncesine itti.
Silahin patladigi dokuzuncu kattaki odada yasli bir adam ve karisi
yasiyordu.
Tartisiyorlardi ve adam kadini silahla tehdit ediyordu. Öyle
sinirlenmisti ki, tetigi çekti; fakat mermi kadini
iskalayarak pencereden disari yöneldi ve Opus'a isabet etti.
Bir insan A sahsini öldürmeye tesebbüs eder, fakat B sahsini
öldürürse,
o B sahsini öldürmekten suçlu sayilmali idi. Savcinin ulastigi sonuç
buydu.
Dolayisiyla, dokuzuncu kattaki yasli adam, cinayetten suçluydu.
Bu suçlamayla karsi karsiya kaldiginda, adam da, karisi da çok
sasirdilar. Çünkü, tetigi çekerken adam da, karisi da silahin dolu
olmadigindan kesinlikle emindiler. Yasli adam uzunca bir süreden
beri
bos silahla
karisini korkutmayi aliskanlik haline getirmisti. Bunu karisi da
bilir, o yüzden adamin tehdidine pek aldirmazdi. Kisacasi, adamin
karisini
öldürme kasdi yoktu; silahin dolu oldugunu dahi bilmiyordu.
Böylece, Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara
doldurulmustu.
Arastirmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklasik alti hafta
önce
yasli çiftin oglunu silahi doldururken gören bir tanik ortaya çikti.
Anlasildigina göre, yasli kadin oglundan mali destegini çekmisti ve
babasinin annesini silahla korkutma temayülünü bilen ogul, annesini
cezalandirma kasdiyla, babasinin annesini vuracagini umarak, gizlice
silahi doldurmustu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak,
mallar
ogula
kalacakti.
Artik olay yasli çiftin oglunun Ronald Opus cinayetinden
sorumlu oldugu noktasina gelmisti.
Tam bu sirada savcinin karsisina yeni bir viraj çikti.
Arastirmalara devam edilince, geçen alti hafta içinde anneyle
babasinin
silahla tehdide
varan bir tartisma yasamamalari, dolayisiyla annesinin ölümünü bir
türlü
basaramayisi nedeniyle, ogulun umutsuzlugunun arttigi anlasildi.
Bu, onu 23 Mart'ta on katli binanin tepesinden atlayarak intihar
etmeye itmisti. Ancak, ölümü planladigi gibi olmamisti; dokuzuncu
katin
önünden geçerken babasinin bos zannettigi silahi tetiklemesiyle
annesine
isabet etmeyip
pencereye seken kursunun kafasina isabet etmesi nedeniyle, Ronald
Opus'un hayati sona ermisti. Dosya intihar olarak kapatildi...



Karşınızdaki Ruh Olabilir

Üniversitede okuyan 4 kız, ertesi gün sınavları var diye kafa dinlemek için ders çalışmadan evde oturmaya karar vermişler ve içlerinden biri ruh çağırma teklifinde bulunuş. Neyse, bunlar başlamışlar hazılıklara ve çağırmışlar. Kızların biri arkadaşlarının dalga geçtiğini düşünerek abuk sabuk ve küfürlü konuşmuş, ruh ise içinizden biri bana inanmıyor yarın 5te kahve içmeye gelecem ona demiş. Kız gülmüş falan neyse bunlar yatmışlar ertesi gün kız sınava gitmiş, eve geldiğinde telefon çalmış arayan teyzesi kızım sana gelmek istiyorum demiş. Kız sevinerek sınavdan sonra iyi olur teyze sohbeti diye düşünmüş. Teyzesi gelmiş kızdan kahve yapmasını istemiş, kız kahveleri yapmış kahveler içilmiş hoş, beş sohbet derken kız bi tuvalete gideyim demiş. Tuvalletteyken telefonun çaldığını duymuş teyzesine "teyzecim cevap verirmisin" diye seslenmiş ama teyzeden ses yok. Neyse kız koşmuş telefona cevap vermeye ama bakmış teyzeside yok ortalıkta. Neyse telefona yetişmiş son anda telefonda ki kızın babası "Kızım sınavın var diye üzülmeni istemedik ama dün akşam teyzeni trafik kazasında kaybettik....."



Yurttaki Cinler

Bu olay, 80'li yıllarda dilden dile dolaşıyordu. Gazi Kız Öğrenci Yurdu'nda bir grup kız, eğlence olsun diye cin çağırmaya karar vermiş. Bi odaya toplanıp başlamışlar seansa. Cin çağırmadaki en önemli husus da, cini geri göndermekmiş. Kızlarımız cini çağırıp bi güzel eğlenmişler. Hatta dalga falan bile geçmişler, gülmekten yerlere yuvarlananlar olmuş.

İşleri bitince cini göndermek istemişler ama cin gitmiyomuş. Saatlerce uğraşmışlar. Sonunda cin gitmiş. En azından öyle sanmışlar. Gece yarısından sonra ise katlardan tuhaf tuhaf gürültüler gelmeye başlamış. O aralarda da bi sapık hadisesi yaşanmışmış yurtta. Cin olayını bilmeyen diğer kızlar korku içinde gürültüleri yurt idaresine haber vermiş. Gene sapık geldi sanılmış ve yurt didik didik aranmış ama bi'şey bulunamamış. Herkes tekrar odasına çekilmiş. Ancak o tuhaf gürültüler hala devam ediyomuş. Bu kez polis çağırılmış. Bütün kızlar dışarı çıkarılıp bi de polis didik didik etmiş yurdu. Ama yine nafile. Hiiiç bi'şey bulunamamış.

Bu esrarengiz gürültüler durmuyomuş. Cin çağıran kızlar, olayı kendi aralarında konuşurlarken birisi, "Yaa yoksa bizim cin mi gitmedi mi, o çıkarıyo olmasın bu gürültüleri?" demiş. Aynı cini tekrar çağırmaya karar vermişler. Evet, gerçekten de önceki cin kendisiyle alay edildiği için gitmemiş ve cini kim çağırdıysa ancak o ikna edip gönderebilirmiş. Cini çağıran grubun başındaki kız panik olmuş. Çok da iyi bilmezmiş bu işleri. Ertesi gün bilenlerden cinlerle ilgili bi'şeyler öğrenerek cini göndermeye çalışmış. Ama o gürültüler durmamış. Cinin gidip gitmediği tam anlaşılamamış. Ancak o günlerde Gazi Yurdu'nun üst katlarından atlayarak intihar eden kızın, işte bu kız olduğu söyleniyormuş.




Amerika'da bir baba ve oğlu beraber bir karavan yolcuğuna çıkmışlar. Alternatif bir tatil yapmayı planlıyorlarmış. Belli bir yol güzergahı çizmedikleri için macera olsun diye anayoldan sapıp, dar bir yola girmişler. Bayağı bir yol gittikten sonra çöl gibi bir yere varmışlar. Etrafta in cin top oynuyormuş. Bu sırada adam benzinlerinin azaldığının farkına varmış. Hemen haritayı açıp en yakın yerleşim yerini aramışlar. Karavan bir süre daha gittikten sonra, benzin bittiği için yolda kalmış.

Baba kasabaya gidip benzin alıp geleceğini söylemiş. Ancak çocuk bulundukları yerden hiç hoşlanmamış. Babasına kendisini de götürmesi için yalvarmış. Ancak adam çocuğun onu yavaşlatacağını düşündüğü için, karavanın kapısını kilitleyeceğini ve kısa sürede döneceğini söyleyerek çıkmış. Cep telefonunu da çocuğa bırakmış. Çocuk korku içerisinde beklemeye başlamış. Bir saat geçip babası geri dönmeyince paniğe kapılmış. Bir zaman sonra, karavanın tavanından "pıt pıt pıt" diye sesler gelmeye başlayınca telefona sarılıp, eyalet polisini aramış. On dakika sonra kasaba şerifi karavana ulaşmış. Şerif ve yardımcıları kapıyı kırarak açmışlar. Çocuk dışarıya çıkar çıkmaz babasının kasabaya gittiğini, ama çok geç kaldığını nefes nefese anlatmaya başlamış.

Ama şerif çocuğa bakacağına karavanın altında durduğu ağaca bakıyormuş. Sonra yardımcısına "Çocuğu buradan uzaklaştırın" deyince, çocuk arkasını dönüp ağaca bakmış ve düşüp bayılmış. Meğer karavanın üzerine pıt pıt diye damlayan, ağacın dalına asılmış olan babasının kafasız cesedinden akan kanın sesiymiş



Balıkesir'deki bi kız lisesinde yatakhanenin birinde, kızları gece uyku tutmayınca birbirlerine hikayeler anlatmaya başlamışlar. Bunların çoğu da okullarına ait korkunç olaylarmış. Güya şeytan çok eski zamanlarda burada yaşayan bi ailenin fertlerine dadanmış ve onların ruhlarına giriyomuş. İnanışa göre şeytanın ayakları terstir ya, o insana da şeytan girince doğal olarak ayakları ters dönüyomuş.
Aradan bi kaç saat geçmiş. Gruptakilerin uykusu gelince herkes yatağına gitmiş. Kızlardan biri accayip sıkışmış. Tuvalete gidecek ama anlatılanlardan epey bi korktuğu için gidemiyomuş. Alt ranzada yatan arkadaşını dürtüp uyandırmış. Diğer kız da bu hikayelerden en çok etkileneniymiş. Zaten zar zor uyuduğundan hiç kalkmak istememiş. Ancak arkadaşı ısrar edince onunla tuvalete gitmek zorunda kalmış. Arkadaşı tuvalete girince o da kapının önünde beklemeye başlamış.

Diğer kız tuvaletten çıktığında bi tuhaf bakıyomuş. Bizimki anlatılanların etkisiyle de olsa gerek direkt kızın ayaklarına bakmış. Bi de ne görsün! Arkadaşının ayakları ters dönmüş. Parmakları arka tarafa bakıyomuş. Kızcağız çığlık çığlık kaçmaya başlamış. Koşarken de ara sıra arkasına bakıyomuş. Tam bu sırada koridorda belletmen öğretmenle çarpışmış. Kız nefes nefese başına gelenleri anlatmış. Sonunda, "Hocam inanamıyorum, ayakları resmen ters dönmüştü" demiş. Öğretmen, "Benimkiler gibi mi yani?" diyerek ayaklarını göstermiş. Kız kafasını aşağı indirince belletmenin ayaklarının da 180 derece arkaya baktığını görmüş. Napsın kızcağız, bu manzarayla beraber oracıkta aklını yitirmiş.



Saçları Bembeyaz Yapan Hata..

Muğla'nın Milas kazasında orta yaşlı bir adam, bir gece rüya görmektedir:

Kendisi ölmüştür. Yıkarlar, kefenlerler ve mezara defnederler. Rüya çok net ve berraktır. Adam mezara konduktan ve üzeri örtüldükten sonra kapkaranlık bir yerde kalır. Bir müddet sonra sağ tarafından bir menfez açılır ve iki kişi girer. Bunlar kendilerinin münker ve nekir olduğunu söylerler. Kendisini alıp o menfezden geçirerek geniş bir sahaya, pazar gibi bir yere getirirler. Bir üzüm tezgahının basma geçirerek karşıdan gelen bir zata üzüm satmasını söylerler. Münker ve nekir de kendisinin sağ ve solunda muhafız gibi durarak satışa nezaret ederler. Kendisinin alış-verişte cüzî bir haksızlık yaptığını gören münker ve nekir hemen tezgahın basından alarak çok büyük bir kapının yanma getirirler. Kapı kale kapışı gibi çok büyüktür. Kapının yanına gelir gelmez kapı otomatik olarak açılır.

Rüya sahibinin o anda gördüğü manzara çok korkunçtur. Müthiş bir yangın ve içerisinde yanan insanlar vardır.İnsanlar bir taraftan yangın ve içerisinde yanan insanlar vardır, insanlar bir taraftan yanmakta; bir taraftan da derileri ve vücutları tazelenmektedir. Yanan insanların çıkardıkları feryatlara dayanılır gibi değildir.

Münker ve nekir adamı, meydanın tekrar ortasına getirirler. Kendisine: Cezanın orada gördüğü gibi yanarak mı, yoksa bir başka şekilde verilmesini mi, istediğini; hangisine razı olduğunu sorarlar. Adam gördüğü o müthiş yangında yanan insanların yanmasındaki cezaya razı olmayıp bir başka cezaya razı olduğunu söylemesi üzerine, birdenbire vücudunda binlerce derece bir hararetin baş gösterdiğini bütün dehşetiyle hisseder. Dayanılmaz bir ızdırap, çekilmesi mümkün olmayan acı ve azap başlamıştır. Avazı çıktığı kadar feryat ve figana başlar.

(Bu anda dönelim rüyanın geçtiği adamın evine, adam gerçekten avazı çıktığı kadar bağırmaya başlıyor, vakit gece yarısı, karısı uyanıyor, bitişik odadaki iki yetişkin oğlu uyanıyor. Konu-komşu duyup geliyor, adam bağırıyor, yanındakiler uğraşıyor, fakat bir türlü uyandıramıyorlar. Belki bir veya biraz daha fazla saat geçiyor bütün uğraşmalar nafile, adam uyanmıyor bir türlü.)

Dönelim gene rüya içine adamın hararetten yani içerisine düşen yangından bütün vücudu fokur fokur kaynıyor ve dayanılmaz bir hal alıyor. Feryatlar dayanılmaz şekilde... Bir müddet sonra münker ve nekir'in müdahalesiyle ceza tatbiki sona erdiriliyor. Ve adama deniliyor ki, “îşte gördün ve anladın ki ufak bir hatanın cezası bu. Şimdi seni tekrar hayata, dünyaya iade ediyoruz. Bundan soma yaşayışını buna göre tanzim et.”

Bu müsaadeden sonra rüya sahibi uyanır amma, simsiyah olan saçları da, bu rüyanın dehşetiyle bembeyaz olur.

Vakayı bize nakleden ve bu şahsı gören Avukat Fethi Ün'ün ifadesine göre, şimdi artık o, hayatım kılı kırk yararak geçirmekte, bundan sonraki menzili olan kabirde kendisine faydası olacak salih amellerin, güzel şeylerin peşinden gitmektedir.




İstanbul Kanı

Kış vakti İstanbul Boğazı...

Akşam olmuş fakat karanlık öyle keskin bir yıkımla bastırmış ki daha saat 6 olmasına karşın gece ile uykunuzun gelişi karşı konulamaz durumda.

Avrupa yakasından, Anadolu'ya, Kadıköy'e gitmek için o soğukta bir vapura biniyorsunuz. Kalın paltonuz içinde bile dondurucu rüzgardan korumasız olarak bırakılmış durumda vapurun üst katında arka tarafın kapalı bölümüne geçiyor ve dışarıya kıyasla cennet gibi sıcak olan burada atkınızı atıp rahat bir nefes alıyorsunuz.

Sağ tarafta öne bakan bir cam kenarı kestirip gözünüze oturuyorsunuz. Koşuşturmacalarla dolu günün uyuşturucu yorgunluğu hemen koltuğun üzerinde paltonuza gömülüp kendinizden geçmenize sebep oluyor.

Zaten olması gerekenden çok daha az yolcu ile giden vapurda kimseye aldırış etmeden bedeniniz o özlediğiniz uykunun kollarına dökülüyor.

Birkaç dakika kestiriyorsunuz vapur motorunun huzur veren ritmik sesiyle.

Birkaç dakika gün boyu yaşayacağınız en büyük hazzı yaşıyorsunuz.

Birkaç dakika ayrılıyorsunuz karanlık İstanbul'dan.

...

Rüyanızda garip bir tepe görüyorsunuz. Gri gökyüzü altında bir dokunuşta patlayacak bir sivilceyi andıran bu sarı tepenin üzerinde bir kara silüet size arkasını dönmüş anlamadığınız bir dilde mırıldanıyor.

Kamburu çıkmış ve hatta yarı çıplak bedeninde derisi zayıflıktan öyle kurumuş ki tüm kemikleri alenen belli oluyor. Ama duruşu hiç de zayıf değil. İçinde bir yerlerde büyük bir güç gizli olmalı diye düşünürken size doğru dönüyor ve o dövmeli bir firavunu andıran surat üzerine çakılı antik gözlerde yokluğun iç kaldırıcı derinliğini görüyorsunuz. Varlığında öyle eski ve öyle heybetli bir dehşet var ki çığlık atmak istiyorsunuz ve ağzınızı açtığınız halde hiçbir sesin yükselmediğini fark edince boğulur gibi olup zihninizin en derinlerindeki bu rüyadan öksürerek uyanıyorsunuz.

...

Yakınınızdaki yaşlı kadın size garip bir bakış attıktan sonra gözlerinizin onu bulmasını fark edip kafasını önüne eğiyor. Hayatınız boyunca vapurda gördüğünüz ender rüyalardan birinin bu hale bürünmesi iş yaşantınız ile üstünüze yüklenen stresin büyüklüğünün korkutucu boyutlara ulaştığınızı düşünmenize sebebiyet veriyor.

Ama aynı zamanda bir terapiste ihtiyacınız olduğunu kendinize itiraf edemiyorsunuz çünkü rüyadan çıkarken orada gördüğünüz şeyin size söylediği ve hala kulaklarınızda çınlayan uğursuz dizeler benliğinizi kaynar bir havuz edasıyla yakmakta, bütünen.

"İblis Molokh der berzah-ı İstanbul Mihabed"

Suratınızı ovuşturup kendinize gelmeye çalışırken Kadıköy'e yaklaştığınızı görüyorsunuz.

Vapurun önü iskeleye doğru, dalgaları yararak ilerlerken kafanızda rutin günlük izlenimlerinize ters bir durumla karışıyor. Adını koyamıyorsunuz ama ters bir şey var.
Nedensiz bir arzuyla garip olanı çözmek için kafanızı rutin üzerinde yoğunlaştırıyorsunuz.

Herkese iyi akşamlar dile, Gökhan beye dileme, suratına boş boş bak, işten çık, Migros’un önünden dolmuşa bin, parayı tam uzat, Beşiktaş'a kadar yolu izle,
Beşiktaş’ta in, akbil’i bas, sıra bekle, vapura bin, kendinle otur, çevrende karşı cinsten biri varsa bir ona bir de ufka bakmak suretiyle dalga kıranların sonuna kadar kes, dalga kıranların sonunda vapur yavaşlayıp dönünce ayağa kalk ve aşağı...

Yavaşlayıp dönünce?

Ama vapur yavaşlamadı ve dönmüyor! Dimdirek iskeleye ilerliyor! Kahretsin, vapur dönmedi. karanlık sularda bunun farkına bir tek sen vardın ve herkesin suratındaki baştan savma yumuşaklık sende büyük bir korkuya döndü. Göz kararı bir hata yapıyor yada bir rüya görüyor olamazsın çünkü ileride iskelede kenarlara kaçışan görevlileri görüyorsun.

Sert bir çarpışma olacağa benziyor ve ya yanındaki kalorifere tutunup sarsıntıyı bekleyeceksin yada önceden bir kez girmiş olduğun kaptan köşküne girip ne olup bitiyor bakacaksın.

Dürtülerin merakınla birlikte seni bir üst kattaki kamaraya yönlendiriyor. Koşar adımlarla arka taraftaki kantinin yanındaki girişten yukarıya kaptan köşküne çıkıyorsun. Gariptir ki arka taraftaki insanlar sanki olan bitenlerin farkındaymış gibi yerlerine çakılı sana bakıyor ve suratlarında yorgunluktan ziyade dehşetin belirtisi var.

Yarı açık kapı elinin vuruşuyla içeri savruluyor. Yerde yatan bir vücut görüp gayri ihtiyari olarak içeri sokuyorsun kendini.

Ve bir hata yapıyorsun.


İçeride dümenin yanında aniden kafasını sana çeviren rüyandaki ucube ve yerde kanlar içerisinde yatan dört üniformalı kişi görüyorsun.

Simsiyah gözler, bir cesedi andıran deri, garip makyaj ile parlayan buruşuk surat, yılanınkini andıran dar ağız, çenesinden göğsüne kadar inen kan lekeleri, eski Mısır’ı çağrıştıran dövmeler, sarı eski yelek ile şalvar, kafasında zor tutunuyor gibi duran kirden iplik gibi olmuş saçlar ve upuzun sert görünüşlü kanlı tırnaklar ile gerçekliği karşısında mideni bulandıran bir manzara.
Sana bakıyor, ta ruhunun derinliklerine. Silinmez bir nefretle tanımlayamadığın bu durumdan yararlanacak ve senin de boğazını parçalayacak.

Rutin yaşamının bugüne kadar tanımladığı şeylerden uzak ve çocukluktan sonra unutturulmak zorunda bırakıldığın korku imgelerine yakın bu şey, o sonunu getirecek anda tüm benimsediklerini ters yüz eden varlığı ile zafer kazanmışçasına gülümsüyor sanki.

Mezar toprağını andıran kokusu tüm odada ve burun deliklerinden ciğerlerine nüfus ediyor. Tarif edilmesi zor bir büyü var sahnede. Onun o simsiyah antik gözleri yavaşça ortaları çizgili bal rengi yılan gözlerine dönüşmeye başlar ve ruhunu felç ederken vapur iskeleye biraz daha yaklaşıyor, kaptanın son vuruşlarını yapan kalbi köşkün zeminine biraz daha kan yolluyor, garip baharat kokusu yerdeki kanla birleşip odanın ortasında zafer ateşi dumanı gibi histerik bir tutku ile yükseliyor.
Ucube bir adım sana yaklaşıp ağzını aralarken sarı ve iğneleri andıran dişleri ensenden aşağı soğuk bir hissin akmasına sebebiyet veriyor.

Adımları bir insana ait değil. Yeri çıplak ayaklarıyla her vuruşunda biraz daha kirletiyor, biraz daha lanetliyor gibi. Sanki vücuduna sürünen havaya yıkım bulaşıyor ve böylece her daim bedeni bir şeyleri kirletebiliyor onun da bundan zevk aldığı gibi.

O birkaç özenle vurulan ayak seslerinden önce, o bir anda olup biten dehşetengiz masal gözlerinin önünden kaymadan önce hatırladığın tek şey ucubenin sapık bir neşe ile gerilen dudakları ile ortaya çıkan kırmızı kanlı ağız.

Bir... iki... üç...


Üç saniye bile değil, üç kalp atışında bitti her şey.
Kara cellabeler içinde biri seni odanın öteki ucuna uçuruyor sırtına yerleştirdiği bir tekme ile. Odanın içinde bir ilüzyon seyri sanki takip edemediğin vücut hareketleri. Bir dansçınınkileri andıran ve aynı kanlı ucube gibi yeri döven adımları; belinden bir kristal kadeh çıkarırcasına zarifçe çektiği keskin bıçağı yalayışı; hızla bıçağı boyayan kan.

Diğer yanda ise yılan gibi tıslayıp ellerini tehditkar bir pozisyonda kenarlara açan ve karşısında bıçağını yalayan bedeviyi görünce ölüm korkusuna benzer bir korku ile açılan gözler; kaptan köşkünün camından dışarı atlayıp karanlık boğaza kaçan kabus.

Üç kalp atışı..


Tahammül edemeyeceğin derecede gerçeklik dışı ve takipte sana acı verecek kadar hızlı gelişen bu karanlık rüyada avcının bir anda ava dönüşmesine tanık oldu gözlerin bedevi bıçağını camdan fırlayan ucubenin sırtına yollarken.
Deriye saplanan bıçak ve ancak bir hayvandan çıkabilecek böğürtü ardından suya inen bir kütlenin çıkardığı ses.
Suratı sarılı olduğu kara paçavralar ardından seçilemeyen bedevi, sırtındaki acının seni bir kere daha rüyalar diyarına götüreceği anda yine takipte zorlandığın ve bir film hilesini andıran uçuk hızı ile vücudunun üzerine kapaklandı, sol bileğini sıvadı ve ağzına götürüp gümüşi dişlerini batırmadan önce sıcak tenine şunları söyledi; “Behaab!”

Logged
« Yanıtla #3 : Aralık 24, 2007, 11:17:36 ÖS »
Oscar
Global Moderator
****

Teşekkür Puanı
-Verdiği Teşekkür: 0
-Aldığı Teşekkür: 28


Offline Offline

Mesaj Sayısı: 391

Ya Kral Olurum Ya Kural Koyarim...


Üyelik Bilgileri WWW